En büyük arzum, seni hayatın içinde yaşayabilmekti. Ama en büyük korkum da buydu. Çünkü
canımın içi, ben seni doğmadan önce sevdim, kafamın hücresine sızan mor bir ışık gibiydi sevgin.
Her bir şeyi ortaya çıkaran mor bir ışık…Şimdi ise uzaktan melankoli köpeklerinin sesleri geliyor.
Nasıl delice çarpıyor yüreğim. Yokluğunun kederi, nasıl da aptalca bir yaşam sevinci veriyor bana.
Oysa yoksun, oysa mor ışıktan başka hiç bir şey yok kafamın hücresinde. Ve senden başka bir şey yok
içimde. Çünkü ben seni, sen doğmadan önce sevdim sevgili.
Bizi yok etmek isteyenlere aramızdaki uçurum derinleşince, gözlerim kamaşır, yaralarım tatlı bir acıyla
kanardı. Görünüyordu, açık açık yarınımızı çalıyorlardı bizden; işte en çok bu yüzden yarınları çalınan
hayatımızı daha çok seviyordum. Sense, bu hissettiklerime inat dünyayı çok iyi bildiğin bir meyhane
olarak görüyordun düşlere karşı yaşanan.
Ben seni bu hengamenin içinde tanıdığımda, iki ayrı kişiydin. Bir yanın, bir başına nasıl ayakta
kalınabilir dersindeydi. Bir yanın, okulun kapısında seni beklerken, hayatı, insanları seyrediyordu.
Bu iki yanı görebilmemin tek nedeniyse yaralısın, yaralıyım…
Çünkü yaşıyor olmak, bazı kalpleri yaralar .Bu hayatı böyle çırılçıplak görmek, hiç korunmadan ona
öylece ve yıllarca maruz kalmak, yaralar bazı insanları…En can alıcısıysa yara açıktır ve hep içerilere
işler. Hayatı senin gibi görmeyenlere anlatsan, dinlemezler; dinleseler, inanmazlar: “Biz öyle görmüyoruz
senin ruhun hasta”, derler. Kendin gibi birini bulana kadar hastasındır. Ve bunun adına “büyümek” derler.
Kuşlardan, mevsimlerden, deniz kıyılarından, özgürlükten, düşlerden, sokaklardan bile korkuturlar insanı.
Ve “büyümenin” korkutuculuğunda benlik içeri çekilir, üzeri boşluklarla örtülünce tarifsiz bir yorgunluk
ve korku başlar. Korkular ve yorgunluklarla değiş tokuş edilir çılgın aşklar, alıp başını bilmediğin
yollara düşmek, kazandıklarını tek bir jest için bir anda kaybetmeyi göze almak…
Binalar yükselir, yatırımlar büyür, gelişme hızlanır, iktidarlar güçlenir ama insanlar, umutsuzluktan
delirmiş define avcıları gibi birbirlerinin gövdesinde kaybolmuş aşklarını ararlar. Çok sonradan anladım.
Aşk, aslında birinin gelip yaraya dokunması olduğunu. O zaman yaranı örten, seni boğan o büyük boşluk
aralanır. İşte o zaman, korkuların biter, utanç diner. Yara iyileşir mi peki? Hayır, ne kadar büyük ve güçlü
olursa olsun hiç bir aşk bu yarayı iyileştiremez. Bu yara yaşamaktandır çünkü, yaşamanın ta kendisidir.
Ama bunca acıya rağmen yaşayabilmek seninle, bu acıya dayanıp ayakta kalabilmek…Yaranı söküp
atamam senden. Çünkü bu yara asla boşluk ve korkular gibi değildir; senindir, sana aittir. Varoluşundur,
sahicidir. Sadece bende de aynısı olmasa bile yara olduğunu söyleyebilirim. Boşuna ağlamamayı, Tanrı’nın
bize vakti olmadığını.
Tanıyordum seni artık. Gerçekten acı çeken ve dünyanın bütün yükünü omuzlamış bir insanın ayak
sesleriydi seninkiler. Ben de eskiden senin gibi bu dünyada anne, baba, kardeşler bir sofrada, lekesiz
bir mutluluk yaşayabilirler diye inanırdım. Bıraktım lekesiz mutlulukları. Biliyorum, bu yüzden odan
böyle. Güncelerin ortalık yerde, kitapların orada burada. Bu yüzden düzenden, adı düzen olan her şeyden
nefret ediyorsun. “Toparlayıp da ne yapacağım, düzenli olunca ne olacak; sonunda bir gün birileri
gelip her şeyi, biriktirdiğim, düzenlediğim, üzerine özenle titrediğim her şeyi, daha önce hep olduğu
gibi hiç beklemediğim bir anda savurup bozup gitmeyecek mi?” diye düşünüyor, düş kurmuyordun.
Bense böyleli günlerde yüzünden geçen tüm zamanları görüyordum. İşte, bu görmüşlük çırılçıplaklıkla
seni izliyor, yaşıyordum. Bana “bizi” yaz demiştin ya sevgili, denedim. Bir bölüm bile yazdım hatta. Devamı
gelemedi. Bir son lazımdı yazdıklarıma benimse uzun uzun öpüşmelerimizden kalma tadın ile içtiğim
kahvem duruyordu masamda.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: