Kutadgu Bilig’de geçen çok güzel bir söz vardır;
” İnsan süsü, yüz; yüzün süsü, göz; aklın süsü, dil; dilin süsü, sözdür” diye.
Dış görünüş ilk etapta intiba için önemli olsa da, değer noktasında nihai nokta karekterdir.
Bizler ismimizin önünde ne kadar çok etiket
varsa itibar ve saygınlık görmeye o kadar değer görüyoruz kendimizi. Aslında etiketlere verdiğimiz kıymeti karakterimize layık görmüyoruz öyle değil mi?

Kimliğimize “şahsiyet” kazandıracak hiçbir değere, sahip olmayı isteyecek kadar çaba göstermeyi göze alamadık kazanmak için. Ödenecek bedellerden korktuk belki de.  En başta anlaşılmamak, yalnızlaşmak, toplumun genel itibar algısının dışında kalmak ve tek bir kalıbın içine çekilmeyi redetmek gerekecekti çünkü itibar ve saygınlık denilen olgular liyakata göre değil kimsenin kendine yakışıp yakışmadığına bakılmaksızın giyilen pahalı kıyafetlerle, nasıl kazanıldığı ile ilgilenilmeyen fütursuz harcamalarla ölçülür oldu . Bilinçaltımız görünene tepki verse de, görünmeyeni anlayan, aldatıcı olan görünüşün arkasında ki değeri anlayan bilinçtir. Ve itibara değer olan bu görüntünün altını dolduran karekterdir aslında.

Yere göğe sığdıramadığımız o sözde itibarlı eylemlerin çoğu bilgilerimizin ve doğrularımızın sonuçlarından bizi mahrum bırakan, bir şey olduğumuzu sandığımız kibirdir hâlbuki. Cehalet ise, maddi manevi tüm menfi birikimlerimize taktığımız isimdir. Hayatın içiyle uyumlu olan kendi doğrularımızın peşinden gitmek yerine herkes gibi olmaya meylediyoruz.
Bu furya, kişisel kusurlarımız sebebiyle olmasa da kitleler bazında olması hasebiyle içine çekiyor çoğumuzu. Toplumda yer bulmanın, aidiyat hissinin oluşumu aykırı olmamaktan geçiyor ne de olsa!  Çünkü tabii olduğun kadar kabul görüyorsun.
Bu durumun en üzücü yanı, yanlış ve absürt olan ne varsa itibar görürken, doğrunun cılız kalıyor olması. Hem bireysel hem toplumsal anlamda doğru bilinen yanlışların, sistemden kaynaklı eleştirilerin kabul görmemesi bazı kodların ciddi anlamda ele alınması gerektiğinin bir göstergesi. İçini boşalttığımız kavramların hakkı teslim edilmedikçe, en temel hakkımız olduğu halde hayaliyle yetineceğiz adaletin, liyakatin, doğruluğun ve kalitenin…

İnsanın isteme hakkının, vazgeçme gücüne eş değer olduğu zaman bir uyanıştan bahsedilebilir çünkü, olmayan şeyleri varmış gibi görmemenin yolu, anlık heves ve geçici itibar sağlayan unsurların esaretinden kurtulmaktır.
Şunu unutmamalıyız; Hayata anlam ve değer katan bir çok şeyin sadece bir parçasıyız. Kendimizi bunların bütünü olarak görme hadsizliğine düşmemeli davranışlarımızın, karekterimizi temsil ettiğini unutmamalıyız.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: