Ceylan içinin karanlığını havanın aydınlığıyla karıştırmak istercesine kendini dışarı atmıştı. Sanki ne kadar hızlı giderse içindeki kara bulutlar o kadar hızlı aydınlığa kavuşacaktı. Koştu, koştu… Sığamıyordu artık yaşadığı bu yere. Kendini hayata bağlayacak hiçbir şey kalmamıştı ki. Ailesi yok sayılırdı. Bi babası vardı, o da kızından nefret ediyordu. Küçüklüğünden beri kendisinin bir yük gibi hissettirildiğinden dolayı yaşadığı bu yere karşı bir aidiyet hissedemiyordu. O kadar ilgisiz büyümüştü ki biri ona kollarını açsa yılların yorgunluğunu tek omuzda göz yaşlarıyla buluşturacak gibiydi. Şimdi de babasının ona verdiği kötü haberle yıkılmıştı işte. Kaçıyordu, en çok da kendinden…
Küçüklüğünden bu yana hep kendi başının çaresine kendisi bakmak zorunda kalmıştı. Hayat; kötülerin kazandığı iyilerinse kaybetmeye mahkum olduğu, doğumla başlayıp ancak ölümle son bulacak bir zaman aralığıydı. Kesinlikle adaletsizdi.
Babası Ceylan’ı artık evinde istemiyordu. Hep ona, “sen bir yüksün” derdi. Anlaşılan bu yükten kurtulmak istedi. Kızını evlendirip kendisinin kurtulacağını düşünecek kadar geri kafalıydı. Cahillik böyle bir şeydi, sınırı yoktu. Ceylan da daha fazla dayanamayıp kendini dışarı atmıştı işte. Uçsuz bucaksız bir yolda yalnızlık ve çaresizliğin verdiği bu dehşet korkudan sıyrılmak istiyordu. Koşmaktan nefes nefese kalınca durdu, soluklandı. Etrafındaki kalabalığı izlemeye koyuldu. Ne çok insan vardı, ne çok tanışılacak yüz…Herkes bir kitap gibiydi, her birinin okunacak başka bir hikayesi vardı. “Peki ya benim?” dedi. “Kendi hikayemin sonunu kendim yazacağım, kimsenin kalemine ihtiyacım yok.” Bu kalabalıkta da kimi insanlar neşeyle kahkaha atıyordu, kimisi de üzgünlüğün verdiği mahcubiyetle dolanıyordu. “Şunu kendine kabullendir” dedi. “İnsan mutlulukta kalabalıktır, acı ve gözyaşında ise yapayalnız.”
Biraz toparlayınca eve döndü. Gidecek başka bir yeri mi vardı sanki. Akşama misafirler gelecekti, hazırlık yapılıyordu. Ceylan artık hiçbir şey hissetmiyordu. İçi o kadar acıyordu ki, ama artık ağlayamıyordu. Belki diyordu, belki bunu yapmaktan vazgeçer babam o benim… Sonra olgunlukla kendini toparladı ve kendisine şunu hatırlattı: “boş hayallerle, boş umutlarla kendini daha fazla heba etme. Gerçekleri kabullen artık. Seni hiçe sayandan hala değer mi bekliyorsun? Seni geride bırakan ileride bekler mi sanıyorsun? Yanılıyorsun..” Haklıydı.

Babası emekli bir polisti, annesi ceylanın doğumunda hayatını kaybetmişti. Bundan dolayı babasının içinde kendisine karşı müthiş bir öfke vardı. Doğum günleri kutlanmazdı, hediyeler alınmazdı.Bir çift göz bakışlarıyla neler anlatırdı: o öfkeli bakışlarıyla…Babasının ona öfkesi zamanla kendisinin öfkesi haline gelmişti. Belki de hiç değişmemişti.
Derken kapı çaldı ve o an gelmişti işte. Misafirler geldi, isteksizce sohbetler edildi. İsminin Ali olduğunu öğrendiği adayın babasıyla akıcı bir şekilde konuşması dikkatini çekmişti. Özellikle babasının ilgi alanı olan konulardan konuşması, polis anılarından bahsedip sohbeti sardırması onu şaşırtmıştı. Sanki babasını tanıyor gibiydi. “Kimsin sen..?” diye geçirdi içinden. Daha sonra asıl konuya geldiklerinde istemeden ziyade ailelerin tanışması gibi bir gün olmuştu. Beklediği gibi kötü biri durmuyordu, içi ısınmıştı sanki. Ama bir yanı da hâlâ öfkeliydi. İnsanın iki duyguyu aynı anda yaşaması ne zordu! Ortadan ikiye ayrılıyormuş gibi hissediyordu. Bir yanı hüzün, bir yanı beyhude bir umut…
Misafirler gittiğinde kendisini odasına kapattı, yarın Ali Bey’le görüşeceklerdi. Babasına karşı ilgili tavrı kendisinin dikkatini çekmişti. Sonra çok da anlam yükleme dedi kendi kendine. Baban bir seni sevmez, bir seni istemez. Diğerlerine karşı hep iyilik besler…
Ertesi gün belirledikleri saat ve mekanda görüştüler. Ceylan’ın ilk zamanlardaki isteksiz tavrı azalıyordu. Çünkü zaman geçtikçe ne kadar benzediklerini fark ediyordu. İyiliği, konuşması, her şeyiyle dikkatini çekiyordu. Ali Bey sadece Ceylan’ın değil ailesinin de içine karışabilmişti. Bundan da gayet memnundu. Ceylan her ne kadar içi ısınsa da bir yandan kuşkulu hissediyordu. Bunu da durumun ilginçliğine bağlayıp geçiştiriyordu.

Zaman geçtikçe ikisi de birbirlerine alışmıştı. Ceylan’ın Ali Bey’le iyi anlaşmaşı babasını tatmin ediyordu. Sanki babası kendisine bir adım atıyor gibi hissediyordu. Yüzünde daha önce kendisine hiç göstermediği gülümsemesiyle bakıyordu. “Ah babam…” diye geçirdi içinden. “Sana ne kadar hasretim…tek gülüşünle tüm nefretini unutacak kadar seviyormuşum seni. Bir kere gelsen, sarılsam…Hasretim şakaklarımdan aksa, omzuna dökülse…” düşünceleri aklında sıralanıp duruyordu. Babasına bir adım attı, dolmuş gözleriyle bakarken babası ne yapacağını anlayıp mutfağa doğru ilerledi, ardından kapıyı kapattı. Bu benim yüzüme kapattığın ilk kapı değil baba, dedi. Ama keşke sonuncusu olsaydı…

Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Söz yapıldı, düğün yapıldı. Zaman iyiliğiyle de kötülügüyle de akmaya devam etti. Babası kendisine konduramasa da evin boşaldığını hissetmişti. Sanki içini bir hüzün kaplamıştı da bunu kabullenmek istemiyordu. Ama bir yandan da aslında kızını ne kadar sevdiğini biliyordu. Geçen bu zamanda da bunu daha iyi anlamıştı ve Ceylan’a da bunu hissettirmeyi başarıyordu. Araları yavaştan iyi olmaya başlasa bile hâlâ tam olarak bir baba-kız ilişkileri yoktu. Hep bir mesafe, uzaklık olacaktı. Çünkü yıllardır içi nefretle kaplıydı,o da çabuk silinmiyordu.
Babası yalnızlığını hafifletmek için kahvehaneye gider oturur zamanını orada geçirirdi. Yine bir gün kahvehanede otururken telefonu çaldı, arayan damadı Ali’ydi. Ceylan’ın rahatsızlandığını, hastaneye kaldırdığını ve doktorların durumunun kötü olduğunu belirttiğini söyledi. Babası ne yapacağını bilemez halde hastaneye koştu. “Daha yeni kavuşmuşken hasretini içime çekemeden bırakmam seni.” dedi. Ne komiktir ki, insan sadece kaybetme dürtüsüyle karşı karşıya kaldığında tüm duygularını karşısındakine şeffaflıkla dile getirme cesareti buluyor. Bu yüzden de her şeye hep geç kalınıyor. Babası durumun getirdiği şaşkınlık ve üzüntüyle söylenip duruyordu. “Yağmur köklerini suladı diye çiçek açmak zorunda değil. Belki de yağmurun suladığı gül değil de bir kaktüstür..” dedi. Ve devam etti: ” sen her seferinde benim köklerimi suladın, yağmurumdun nefesim olmuşsun. Bense kaktüs gibiydim hep serttim hep diktim, fark edememişim.Beni yağmursuz, nefessiz, sensiz bırakma kızım..” dedi. “Kızım” kelimesini ilk kez söylüyordu belki de. Ama bunun artık bir önemi yoktu, herhangi bir değere sahip değildi. Çünkü ağızdan çıkan sözler hitap edilen kişiye ulaşırsa anlamlaşır. Kendi kendine konuşmanın hiçbir mantığı ve değeri yoktur.

Hastane koridorlarında ordan oraya giderken doktordan haber bekliyorlardı. “Ne oldu ona, birden bire ne oldu? Hiçbir şeyi yokken nasıl birden fenalaştı?” diye damadına soruyordu. O da “bilmiyorum, yemek yerken birden kalbini tutup fenalaşmaya başladı” diyip geçiyordu. Doktor çıktığında tüm tetkiklerin yapıldığını, herhangi anormal bir duruma rastlamadıklarını, anlaşılan yılların yorgunluğundan kalp krizi geçirdiğini ve elinden geleni yaptıklarını söyledi. Daha yapılacak bir şey kalmamıştı, her şey onun gayretine kalmıştı.
Onu görmek istiyorum, dedi babası. “2 dakika bile olsa müsade edin göreyim” Daha sonra içeri girdi, kızının solmuş yüzünü inceledi. Ardından yanına yaklaştı, elini tuttu, eğdi başını ağladı. Göz yaşları ardı ardına akarken kapının açıldığını duydu. Yasak olmasına rağmen içeri giren damadı Ali’ydi. Anlamsızca baktı suratına. Ardından Ali’nin dudaklarından şu sözler döküldü: “Yıl 2010-Yer İstanbul:Silahlı Çatışma Sonrası hayatını kaybeden bir aile…O ailenin hayatta kalan tek oğlu…Tanıdık geliyor mu bir yerden komiser?”
Babası, başından aşağı kaynar suların döküldüğünü hissetti. Yıllar önce mesleğinin başındayken madde kullanımı için operasyon yaptıklarında bir aile yaralanmıştı. İçerde ailenin olduğu bilinmiyordu, içerdeki herkes kurban gitmişti: Evinin damadı Ali hariç…
Babası kendini toparlayıp; “sen yaptın!” Dedi. “Sen öldürüyorsun onu, yapma! Yılların hesabını ona kesme, onun bir suçu yok!”
“Benim de bir suçum yoktu. Nefes aldığıma bakma, o gün orada ben de ölmüştüm.” Dedi ve devam etti.
“Her şey düzmece bir oyundu…İlmek ilmek işlenmiş bir oyun…Yıllar sonra farklı bir kimlikle karşına çıktım, böylelikle adım soyadım sende hiç aşinalık uyandırmadı. Dosyalarından hafızanda kalan isim çoktur, bilirim. Daha sonra karşına çıktım, sevdirdim kendimi. Nasıl iğrendim bunu yaparken.. Sonra kabul etmek istemesen de en değerlini elinden aldım, kızınla evlendim. Şimdi de tam kalbini ona açıp pişmanlığını dile getirecekken onu senden çalıyorum ve bu yükle ölene kadar yaşamanı sağlıyorum. Kızına veda et, o artık bir ölü. Benim ailem gibi bir ölü..Evet yemek yerken fenalaştı, çünkü yemeğinin içinde zehir olduğunu bilmiyordu. Th-16 zehri. Tetkiklerde anormal bir durumun olmadığını gösteren de buydu. Basit bir kalp krizi gibi duracaktı, kimse bir şey anlamayacaktı. Ama sen, sen bu pişmanlık ve üzüntüyle yaşa diye anlatıyorum bunları. Artık dört duvar arasında bile olsam senin bu acınası yüz ifaden benim gökyüzüm olacak.”
Dediği gibi de olmuştu. Ceylan hayatını kaybetmişti. Babası yıllar önce yaşadığı bir olayın kızını elinden almasına katlanamıyordu. Kendisine o kadar kızıyordu ki ölmeyi diliyordu. Evine gitti, kızının odasına girdi, eşyalarını inceledi, dolaplarını karıştırdı. Kızının kokusunu içine çekmek, dokunduğu eşyalara dokunmak, onun soluduğu havayı solumak istiyordu. Derken dolabının içinden bir sandık buldu. İçini açtığında onlarca mektup çıktı içinden. Şaşkınlıkla açtı birini, okumaya başladı:

” Şimdi ben sana nasıl anlatayım, neden bu kadar katı kurallarım olduğunu. Benim kadar kaybetsen
insanlarla selam sabahı keser, kendinden başkasına dost demez, sevmezdin. Gülüşüne kandıklarımın bıçaklarıyla doluyken sırtım, hemen başkasına güvenmemi nasıl
beklersin? Düştüğüm yer kadar dürüst olmadı yanımda sandıklarım. Elimi uzattığımda sen neredeydin baba?
Gülüşümün arkasındaki hüznü görebilmen için bana gözünle değil kalbinle bakman gerek..
Yanımda olduğunu hissetmem için dokunman değil zor zamanımda yanımda olman gerek..
Beni anlamak için konuştuklarımı değil sustuklarımı duyman gerek.. İyi niyetlerime vurduğum kilidi kırıp anlaman gerek.. Yarım kalışlarımın yanına gelip
tamamlaman değil tam anlaman gerek.. Sonunun uçurum olduğunu bildiğim halde
yürümekten vazgeçmediğim yollar oldu. Çünkü insan bazen düşmek değil, tutulmak ister. Sen neden hiç tutmadın beni baba?
Baksana; ben deniz kenarında kumdan kale yapan çocuk, sen de kaleyi hırçın dalgalarla yıkan denizmişsin.. Her seferinde nefretinin verdiği sert dalgalarınla yıktın geçtin beni baba.
Ama insan sevdiği kadar affeder, acı çektiği kadar büyür, gördüğü kadar bilirmiş. Kısacası;
İnsan yaşadığı kadar öğrenirmiş.
Bana yaşatıp öğrettiğin her şey için teşekkür ederim baba, seni o kadar çok seviyormuşum ki o gözlerin bir kere sevgiyle baktığında bin kere yaşattığın nefret dolu gözlerini silip atmışım. Sana her gün kızsam da her gün tekrar tekrar affedebilmişim.
Şimdi de affediyorum baba. Bugün de affediyorum. Dün affettiğim gibi, önceki günlerde affettiğim gibi. Seni, sana olan sevgimin büyüklüğünden dolayı affedebiliyorum. Keşke sen de beni sevginden dolayı affedebilsen…
Hiçbir zaman kabullenemesen de,
KIZIN;
Ceylan.”

Bu hikayeden herkesin kendisine çıkardığı anlam farklıdır. Hiçbir şeyi ertelemeyin. Seviyorsanız söyleyin, kızıyorsanız bağırın, istediklerinizi yaşayın, istemediklerinizi atın. İçinizdeki güzellikleri nefretle beslemeyin. Aldığınız bir nefesle diğerlerini mutlu etmek varken zehir etmeyi tercihlemeyin.Okuyun. Okumak toplumun oluşturduğu baskı ve zincirlerden kurtulmanın tek anahtarıdır.. Gülün, en çok da gülün.. Mutlu olmasanız bile, güçlü olduğunuz için gülün…

Vesselam..

By Ünzile Sevde Karabacak

Marmara Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölüm Öğrencisi

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: