Algılar değiştikçe, insan da değişim ve dönüşümünü değişik sâhalarda sürdürmeye devam ediyor. Bu değişimlerden biri, belki de ön önemlilerinden bir tânesi vatan mefhûmu olsa gerektir. Bu çerçevede sıklıkla kullanılan “Vatan, Millet, Sakarya” edebiyatı anlamını yitireli epey zaman oldu, en azından gönül zâviyesinden bakabilenler ve görebilenler nezdinde. Bu kavramın, lümpen/ayak takımı câhil ve cühelâ gürûhu tarafından sıklıkla kullanılması; az çok ilim erbâbı bildiğimiz veya tanıdığımız insanların ise hamâseti şahsî bir çıkara dönüştürmesi, bu ve bu gibi nosyonların hem bilinçsiz hem de bilinçli bir biçimde içinin boşaltılmasını ve önemsizleştirilmesini netîce verdi.

Hakîki mânâsında vatan; insanın uğruna ölebileceği bir toprak parçasını değil, bilakis huzur içinde yaşayıp gülebileceği bir yeri, maddî ve mânevî anlamda gönlünce güzel bir hayat süreceği geniş bir mekânı ifâde etmektedir.

Yaşamakta olduğumuz bu kadim ülkenin asırlar boyu müzmin bir hastalığı/illeti hâline gelen hamâset edebiyatı ve hamâset çılgınlığı, birçok kelimenin çehresini kirlettiği gibi birçok târihî şahsiyetin de hâtırasını lekeledi. Değer verilen ve kıymet ifâde eden ne kadar târihî hâdise ve târihî kişilik varsa bilâistisnâ hepsi değersizleştirildi ve önemsizleştirildi insanların zihin dünyâsında. Mühim/ehemmiyetli/önemli görülen diğer düşünceler de bu durumdan kendi payına düşen tâlihsizliği aldı ve yaşadı ne yazık ki.

Özellikle bütün bir dünya olarak yaşadığımız şu pandemi/salgın hastalık süreci bize gösterdi ki dünyânın neresinde bir huzursuzluk var ise duyulan ve hissedilen o şey, en kısa zamanda her yere kolaylıkla sirâyet edebiliyor. Bu durumu hem derinlemesine hissederek hem de bütün boyutlarıyla yaşayarak öğrenmiş bulunuyoruz.

“Bana Dokunmayan Yılan Bin Yaşasın” atasözümüz de bu hâdiselerin sonucunda mânâsını yitirmiş bulunuyor, diğer birçok anlamsız atasözümüzün vâr olduğu fikrini de canlı tutup sorgulayarak. Bu zehirden acı olan tecrübelerin ışıgında, aklımız başımıza geliyor mu; bu yönde bir farkındalık oluşuyor mu, o da ayrı bir tezat/çelişki/tenâkuz/paradoks.

Salgın sürecinin başladığı günlerde yapılan açıklamalar ve yapılan yorumlara baktığımız vakit, pek de akıl süzgecinden geçirilerek dile getirilmiş konuşmalar ve söylenmiş sözler değil maalesef. Eskimeyen eskilerin tâbiriyle “zaman her şeyi tefsir eder”, yeter ki sabırla beklemesini bilelim. Bunun yanında hem sözlerimizin hem de ağzımızın bir ayarının olması ise arzu edilen bir mertebedir. Herhangi bir olayı tâkip eden, hâdiseleri süzgeçten geçirerek îzahat yapan aklı başında insanların en bilinen bir özelliği, sıcağı sıcağına konuşma yapmamaları ve israf-ı kelâm nevinden lüzumsuz söz etmemeleri şâyân-ı dikkat/dikkate değer bir haldir. Çok sıcak bir yemek ağzı yaktığı gibi çok erken söylenen bir söz de yanlış adrese gidebilir. Her bahiste olduğu gibi bu ve diğer mevzûlarda da yürünebilecek doğru güzergâhın iyi tespit edilmesi elzemdir/lüzumludur.

Neresinden bakılırsa bakılsın, her bir olayın bilinen veya bilinmeyen birçok yönünün olduğu âşikâr. Zîra günümüzün imkânları (efsunlu dijital dünya) açısından bakıldığında, menfî bir olayın kolayca olumluya çevrilebilmesi mümkün olabildiği gibi, müsbet bir olayın da olumsuz bir duruma dönüştürülebilmesi hiç mi hiç zor değil. Elimizdeki teknolojik zenginlik bunu kolaylıkla ortaya koymamıza sayısız seçenek sağlıyor. Eksetiyetin/çoğunluğun düşündüğü veya dile getirdiği bir şeyin gerçek olduğunun düşünülmesi kesinlikle doğru olmayabiliyor. Nice târihî hâdise ve günümüz olayları göstermiştir ki görünmesi istenenin hemen arkasında, görünmeyen veya bilinmeyen birçok gizlenmiş hakîkatin var olduğu kaçınılmaz bir olgudur.

İnsanlığın faydasına olabilecek nice fikir ve düşünce var ki bir kişi veya bir ekalliyet/azınlık tarafından dile getirildiği için, bir kıymet ve bir değer ifâde etmeyebiliyor. Öyle ki insanlar, söylenen doğrulara ve gerçeklere değil de söyleyen ağızlara, kimliklere ve düşünce tarzlarına bakarak karar verebiliyorlar. Hele günümüzde bu algı/anlayış/idrak düzeyi çok alıcı bulabiliyor. Gerçi her devirde bu gibi anlayış ve kabuller olmuştur ama bu çılgın çağda bunun müşterisi oldukça fazladır ve gittikçe çoğalmaktadır.

Seviyesizliğin bir seviye olarak kabul gördüğü, kıymet verildiği ve en acısı da insanlar tarafından alkışlandığı düşünülürse, vak’anın/olayın vahâmeti/tehlikesi kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu vaziyetin açıklamasını yapabilecek ilim sâhibi kişilerin dahi bu konunun îzâhı hakkında âciz kalması da ayrı bir mesele.

Zamânın değişmesi ve başkalaşması; çağımızın gereği olan sınırsız maddî olanakların geniş bir yelpâzeye hitap etmesi; insanlığın geldiği îlmî ve teknolojik seviye; bilgisayar ve yapay zekânın katettiği mesâfe gibi birçok husûsu göz önüne aldığımızda, bu ve bunun gibi aslî ve tâlî belirleyicilerin, zihiniyetlerin yeniden inşâ edilmesi veya oluşmuş zihniyetlerin çizgi değiştirmesi yönünde yadsınamayacak bir tesîre sâhip olması kaçınılmazdır. Bu değişimin hedefinin negatif veya pozitif alana doğru yelken açması ise insan irâdesinin tercihine kalmış bir seçim olduğu ise herkesin mâlûmu.

Bu değişimin etrâfında oluşan çıkar dünyâsı da zihin haritasının ana güzergâhını belirliyor. Büyük veya küçük hisseler vererek adam peylemek, şu günün dünyâsında her alanda sıkça karşılaştığımız sosyal ve toplumsal bir gerçeklik. İster inkar edelim, ister kabul edelim, toplumun zihin yapısında karşılığı bulunan ve bütün çıplaklığı ile yaşanılan patalojik/marazlı bir hal. Bu virüs bütün bir toplumun genlerine sirâyet ederek, hem bedenî hem de irâdi olarak cemiyeti meflûç/felçli bir konuma düşürüyor ve düşürmekte.

Bâzı şeyler, yâni toplumsal meseleler açısından kolay geçişler olurken, bâzı problemlerin zelzele yemiş zemin gibi çok derinden hissedilmesi ve sonunda büyük hasar vermesi, cemiyetin sâhip bulunduğu bilgi ve vicdan seviyesi nispetinde karşılığını bulması gâyet tabiî/doğal bir vetîre/süreç. Dağına göre kar, güçlü omza ağır şelek misâli, görünen ve hayâta akseden yönleri îtibâriyle bir değerler bütünü. Ama birbiri arasındaki geçişler sürekli, hızlı, baş döndürücü, dünyevî ve süflî/bayağı.

İstisnâsız her şeyin ayarının bozulduğu; isim ile müsemmânın birbiriyle uyuşmadığı; görünenin görünmemesi gereken, görünmemesi gerekenin ise göründüğü; zıtların alabildiğine birbirine yakınlaştığı veya iç içe geçtiği bir tezatlar âlemi ki anlamlandırabilene aşk olsun. Bu negatif şerâre/kıvılcım ve enerjilerden kişilerin etkilenmemesi asla kabul edilemez. Az veyâhut çok muhakkak ufak da olsa ister istemez her insana bir şeyler bulaşabiliyor, hem gönül dünyâsına hem de zihin dünyâsına.

Eski nesillerde bu negatif yansımalar tesirini az gösterse de yeni kuşaklarda, tecrübe yetersizliği ve dünya görüşünün tam olarak oturmaması netîcesinde, bu dalgalanmalar çok derinden kendini hissettirebiliyor. Ki bütün bu davranışlara odaklandığımızda bunun akislerini yakînen/şüphesiz gözlemleyebiliyoruz. Az biraz okuma yapabilen, olaya doğru taraftan yaklaşmasını başaran, gerçeği arayıp bulan ve bunu da doğru bir biçimde dile getiren her fert/birey için bu durum gâyet bâriz.

Yaşı en az kırk beş-elli civârında olan insanların talebelik zamânına gittiğimizde, maârif/eğitim ve öğretim sistemimizin içler acısı hâli tâ o zamanlardan bugünlere kalan kötü bir mîras ve bu aşağıya iniş geriye kadar gittikçe gidiyor maalesef. En iyi bir tahminle 250-300 sene, yâni azı yok çoğu var. Bu da zihin haritamızın nev’i şahsına münhasır/kendine has; sorgulama yapmayan ve istenileni kabûle dayanan hastalıklı bir şekilde oluşmasını netîce vermiştir. Bu dönemleri kitaplardan okuyarak anlamaya çalışan insanların, bu dönemleri bizzat yaşayan insanlarla aynı skalada/ölçekte düşünebilmesi imkânsız olmasa da biraz zor bir durum olsa gerek.

İnsanları manipüle ederek hedefledikleri kitleleri, istedikleri şekilde düşünmelerini sağlamak gâyesiyle muhtelif güç merkezleri ve güç odakları, kendi karargâhları tarafından yapılan organizasyonları, ellerindeki yazılı ve gösel medyaları vasıtasıyla, en uzaktaki kişileri ve tabiî olarak düşünce dünyâları üzerinden arzu ettikleri değişiklikleri inşâ edebilmek için ellerinden gelen bütün gayretlerini sergiliyorlar ve insanları istedikleri fikirlere doğru yönlendirebiliyor olmaları da ayrı bir gerçek olarak gözümüzün önünde duruyor. Yeter ki hâlihazırda buna teşne/istekli kişiler mevcut olsun ve bulunsun.

Bir de eski târihî yaraları kaşıyarak, bu gibi yaraların tekrâren kanamasına sebebiyet veriyorlar. Böyle hâdiseleri günümüze taşıyıp, hedef aldıkları zihinleri, baskın olan düşünceleri eliyle kirletmenin ve zehirlemenin birçok yolunu buluyorlar maalesef. Bütün insanlığın zihnindeki yara ve bereleri tedâvi ederek dünya genelindeki bir sulh-ü umumîyi/dünya barışını tesis edebilmek için gerekli çabanın da bütün bir insanlık olarak gösterilmesi arzu edilen bir temennî. Dünyânın küresel bir köy hâline geldiği şu günümüzde, bir dünya vatandaşı olarak, herkesin üzerine düşen bu önemli vazîfeyi samîmîyetle yerine getirmesi önem arz etmektedir.

Bugün yeryüzü coğrafyasında bütün insanların ve bütün insanlığın başka değil, sâdece bir tek vatanının ve bir tek memleketinin olduğu gerçeğini vurgulayarak, şeceresinin/soy ağacının Âdem baba ile Havva anadan, yâni aynı ve tek bir damardan geldiği fikri noktasından hareketle, olumlu düşünmek ve olumlu davranış sergilemek, ortak bir zihniyetin ve müşterek insanlık mîrâsının müsbet yönde şekillenmesi adına faydalı olacağı düşünülmelidir. Marjinal kalıpların kırılacağı âna kadar bu mücâdelenin süreceği beklenmektedir. Bunun da barış ile sonuçlanması için, her insanın ferdan ferda/fert fert fikrî ve kalbî açıdan iyi niyet çerçevesinde, zihinlerinin ve gönüllerinin her bir noktada ikna edilebilmesine bağlıdır.

Dünya genelinde dünya devletleri tarafından bu yönde gerçekleştirilecek faâliyetlerin, devlet teşkilâtı ve onun despot kurumları eliyle olamayacağı îzahtan vârestedir. Bütün bu işlerin gönüllü bir şekilde, her toplumun kendi bünyesinden teşekkül etmiş olan sivil toplum kuruluşları vesilesiyle ve inisiyatifiyle vücûda getirilmesi, sonuca ulaştıracak bir hamle olması yönünde atılacak en önemli adımlardan bir tânesidir. Bu yönde; fikrî kanaat ve ilim sâhibi, konuşma ve ikna yeteneği olan, dili yumuşak ve tatlı, vicdanlı ve diğergâm gönüllü, empati yeteneği gibi özelliklere hâiz olan insanlara olanca şiddetiyle dünyânın ihtiyâcı var.

Sivil toplumun çok güçlü olduğu batı demokrasileri birçok alanda ilkleri elinde bulunduruyor. Târihî bir gerçek ki dünya çapında ilk gazete çalışmaları Avrupa kıtasında sahneye çıkıyor. Gazetelerin çıkış sebebi olarak, Batı Avrupa’da gelişen ticâret ve kapitalizmden dolayı haber ihtiyâcının meydana gelmesiyle, yöneticilerin denetlenmesi ve tâkip edilmesi için habere gereksinim duyulmuş, netîcesinde gelişmiş ve sivil insanlar eliyle güçlenerek bütün hızıyla yoluna devam etmiştir.

Biz de ise kendine özgü bir yol tâkip etmiş ve ülkemizde gazetecilik faâliyeti devlet eliyle kurulan Takvîm-i Vekāyi olarak karşımıza çıkmıştır. Resmî gazete mâhiyetinde tasarlanan bu gazete, daha çok devletin sâhip olduğu zihniyetin ve düşüncenin halka empoze edilmesi maksadıyla kullanılmıştır. Sonrasında ise Takvîm-i Vekāyi ve onun türevi olan diğerleri, kodlarına işlenmiş bulunan “devletlu” şablonunu bir türlü üzerlerinden atamamışlardır. İnsan hakları ve muhtelif konularda vatandaşın yanında durur gibi gözükseler de ufak bir baskı karşısında hemen resmî söylemin yanında hizâya girmişlerdir. Yâni zihin yapımıza her zaman bir müdâhale söz konusu olmuştur. Sivil bir zihniyetin bu topraklarda vücut bulamamasının, az buçuk hayâta adım atma emâresine rastlanılsa da sağlıklı olarak gelişememesinin, ara sıra mevcut rejimlere karşı aykırı sesler duyulsa da Nâmık Kemâl misâli, birçok sebebini sıralamak mümkün.

Zamânın çıldırtıcılığı karşısında ve özellikle günümüzde, zihin değişimlerine yönelik mühendislik çalışmalarının toplum seviyesinden, kişi seviyesine kadar inmesinin hedefi elbetteki, her düşünce topluluğu ve düşünce akımının, kitleleri kendi amaçları ve düşünceleri doğrultusunda düşünen ve davranan bireylerden oluşan bir toplum vücûda getirmek ve bunların çoğalmasına zemin hazırlamaktan ibârettir. Gizli niyetlerin ifşâ edilmemesi, bu ve benzeri faâliyetlerin yapılmadığı, yapılıyor olmadığı mânâsına gelmemektedir. Her kitle elindeki maddî ve mânevî imkânları kullanarak taraftar, sempatizan vesâire sayısını çoğaltmak için gece gündüz durmaksızın çalışma hâlindedir.

Hayır ile şerrin; doğru ile yanlışın; beyaz ile siyâhın; yalan ile hakîkatin; güzel ile çirkinin; sevgi ile nefretin; gıpta ile hasedin; barış ile savaşın mücâdele meydânı olan bu geniş yeryüzü coğrafyasını iyi ya da kötü olacak şekilde biçimlendirmek ve şekillendirmek tabiî ki insanoğlunun elindedir. Bunun da en önemli bir göstergesi, bu oluşuma şekil vermek isteyen her bir zihniyetin/anlayışın ayak izi ve varlığıdır. Bu izleri tâkip ederek meydanda sergilenen eserleri ve eser sâhiplerini rahatlıkla görebilir ve tanıyabiliriz.

Günümüz dünyâsında toplumsal bir yıkımı önlemek adına; hangi inanç veya düşünceden olursa olsun, herkesi kendi konumunda değerlendirmek ve olduğu gibi kabul etmek; barış ve sevgi dilinin bütün bir topluma hâkim olması ve yaygınlaşması için emek harcamak; her türlü maddî ve mânevî yıkımdan uzak durmaya çalışmak; her zaman yapıcı ve olumlu bir düşünce içerisinde hareket etmek; politik konuları kendi aramızda bir çekişme unsuru yapmamak ve dostlarımız arasında da bunları konuşmamak; kim olursa olsun, her insanla insanî ilişkiler inşâ etmek; cemiyeti meydâna getiren her insanın, fikren gelişmesi ve iyi olan her şeye kanalize edilebilmesi yönünde çaba sarf etmek ve bu doğrultuda çalışmak en birincil görevimiz olmalıdır kanaatindeyim.

Hâsılı kelâm, güzel bir yere ve güzel bir mekâna varabilmek için, öncelikle doğru olan bir yöntem/usûl/metot izlenmesi, menzile ulaşmak adına gâye çapında önemli bir husûsiyettir. Bu işin iyi niyete bağlı olarak düşünülmesi ve yapılması da elzemdir/gereklidir. Yoksa yapılan hiçbir faâliyetin meşrû olmadığı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. İnşâ etmek ve yapmak ne kadar ceht/gayret istiyorsa, târumâr etmek ve yıkmak ameliyesi/işi de o kadar az bir çaba gerektirecektir, bir çöp kibrit ile bir kıvılcım misâli. Bu sancıları ve ağrıları, bütün bir insanlık âlemi kadim târihten beri çok derinden hissediyor ve hissetmeye de devam edeceğe benziyor.

Fâik KUMRU

04 Mayıs 2021

Eskişehir

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: