Bilge Az
Cuma Gecesi Semti

Yine bir Cuma gecesi, hafta içi bu saatlerde, travesti ve hayat kadınlarının yoldaşıdır bu semt, her gece olduğu gibi bu gecede hınca hınç dolu. Başlangıçta her kesimden genel bir kitleyi ağırlıyor ancak ilerleyen saatlerde sadece müptezel ve alkolikler kalacak semtin sokaklarında. Kulüplerden yükselen müziğin ağırlığı gittikçe artıyor. Müzik ve insan kargaşasının harmanlaşmasından oluşmuş sesin kokusu, her bir yanını kaplıyor semtin. Yazdan sonbahara geçişin habercisi yağmurlar, her gün semte dokunmaya başladı. Bu gece yine yağışlı ama ne kalabalığı ne de sesi engellemediği gibi; ortama serin, akışkan bir tat veriyor. Yağmurun kalabalığın içinde yarattığı tat, adeta aşk gibi. Islak ve serin. Bu ıslaklık içerisinde yer yer romantik çiftler yağmur altında birbirlerine sarılıyor ve öpüşüyorlar yer yer de eğlenceli gençler dans ediyor ve içerek sohbet ediyor ama az sonra fırtına kopacak. Çöpün kenarında kuytu bir köşeden yükselen çığlıklar bu gece semti sallayan fırtınanın ilk görüntüsü olacak ve ertesi günün sabahında çığlıkların sahibi iki genç, sorgulanacak.
-Zil zurna alkollüyken cesedi nasıl fark ettiniz de çığırdınız o zaman arkadaşınla, dangalak herif? Anlat!
-Her Cuma gecesi gibi Cihangir sokaklarındaydık. Taksimdeki kulüplere paramız yetmediği için öğrenci hesabı, Cihangir’de kaldırım üstünde takılıyorduk. İhtiyacımızı görmek için o köşedeki çöpün oraya gittik.
-Koca Cihangir’de, onca köşede bula bula arkadaşınızın cesedinin zulalandığı köşeyi mi buldunuz işemek için?
-Zaten zil zurna sarhoştuk.
-Lan saat kaç daha 21:30.
-Erken başlamıştık abi.
-Cesedi nasıl fark ettiniz?
-İşememiz uzun sürmüştü haliyle. İlk başta ben fark etmedim akan kanı. O anda Ahmet ile yan yana işiyorduk. Ahmet seslendi bana “Lan yere bak lan, kan mı lan o akan?”
-Çöpün ardından köşeden ayakkabıma doğru kıpkırmızı kan akıyordu. Alkolün de etkisiyle başta hiç tınlamadım. Üzerimde hiçbir duygu oluşturmadı yani. Nötrdüm anlayacağınız. Merak işte. Beş on adım kanı takip ettik. Kanı takip etmeye başladığımızda, kanın kırmızı rengi bende çok ciddi ürpertici bir his yarattı. Sonra, akan kanın kaynağına geldik, ne bu diye çöpleri kaldırdık. İşte o an arkadaşımız Sinan’ı ölü olarak gördük. Daha on beş, bilemedin yirmi dakika önce yanımızdaydı arkadaşımız. .Ne olduğunu anlayamadık. Alkollüydük ama cesedin arkadaşımıza ait olduğunu da anlamayacak kadar değildik. O an, ciddi bir panikle çığlık attık refleks olarak.
-Lan oğlum, siz Cihangir’e beraber gitmediniz mi?
-Evet ama içerken dağıldık. Kim nerede, ne yapıyor takip etmedi ki kimse o anda.
-Lan nerede dağıldınız oğlum? Mal mısınız siz?
-Kaldırım kenarında abi. Herkes başka kafalardaydı zaten. Herkes kendi kafasını yaşıyordu.
-Arkadaşınızın yokluğunu nasıl hissetmediniz oğlum? Geri zekâlı mısınız?
-Abi zaten alkollü herkes. Hem de zil zurna. İsteyen beş on dakika bir yere gidebilir işemeye gidebilir bir manita görüp peşinden gidebilir. Nereden bilelim kim nereye gidip ne yapmış?
-Başka boklar da kullandınız mı lan?
-Ne gibi abi?
-Salağa yatma lan. Kullandınız mı başka bir bok?
-Yok abi, sadece alkol.
-Bu çocuğun son günlerde kimseyle bir sorunu oldu mu? Kız, hovardalık, uyuşturucu, kumar. Bu tarz davaları var mıydı bu ölen Sinan’ın?
-Diğerlerini hiç bilmiyorum ama sevdiği bir kız vardı okulda. Eylem. Bir ara beraber geziyorlardı ama sevgili değillerdi. Bu Sinan, Eylem’e çıkma teklifi etti ama Eylem kabul etmedi bunu. Arkadaş kalalım demiş buna arkadaş oldular. Öyle yan yana yürüyorlardı bir ara sadece.
-Hepsi bu mu?
-Yok, daha kötüsü oldu. Eylem, okul takımının kalecisi Cengiz ile çıkmaya başladı. Normal olarak bunlar yan yana gezmeyi bıraktı ama bizimki hepten kafayı yedi. Sınıfın ortasında saçma salak hareketler yapmaya başladı.
-Ne gibi hareketler?
-Ne bileyim işte, saçma salak taklitler filan. Aklıma gelmiyor ki. Ha dur birini hatırladım. Omuzlarıyla Lambuka balığının taklidini yapıp kendine güldürüyordu. Herkes de arkasından, bazen yüzüne karşı, geri zekâlı, spastik filan diyorlardı haliyle.
-Bu Cengiz ile bir sürtüşme yaşadılar mı? Kavga filan ettiler mi?
-Yok, zaten içine kapalı, pısırık bir tipti Sinan. Özgüvensizdi. Bu sevdiği kızı da başkasına kaptırınca iyice mala bağladı. Ölünün arkasından kötü konuşuyoruz ama öyle oldu yani. Garipleşmişti son zamanlarda. O yüzden azıcık kafası dağılsın diye çağırdık zaten. Normalde içine kapalı bir tipti, sevdiği kızı kaptırınca iyice içine kapanmıştı.
-Lan oğlum, yaşınız daha on sekiz değil ufacık boksunuz. İçtiğiniz bir şey değil bir de diyorsun ki kulübe paramız yetmedi de bilmem ne de… Ulan ibne, bu yaşta senin ne işin var zaten kulüpte pezevenk. Git evine sütünü iç.
Veledi fırçalama hakkını üzerinde bulmuştu Komiser Görkem. Fırçalarken kendi çocukları geldi aklına. O yaştaki çocukların içmesi, kulüplerde gezmesi, bir de bunları normal bir şeymiş gibi anlatması iyice sinirini bozmuştu. Kendi çocukları ile yaşıtlardı ama onlar kadar gevşek olmalarına müsaade etmediğini anımsadı. Gençlerin son yıllardaki durumlarından çok rahatsız oluyordu.

Ardından, kaleciyi diğer arkadaşlarını ve öğretmenlerini tek tek karakola çağırmak yerine ben okula sorgulama yapmaya gittim ama okula gitmemdeki esas sebep daha önemliydi. Kimseye ses etmeden okulu incelemeye almam lazımdı. Tüm kamera kayıtları istenecekti elbette. Ancak bunun için savcılıktan imzalı kâğıt almam gerekliydi. Bu da bir süreç demekti. Cinayeti hemen sonuçlandırmam için o görüntülere hemen ulaşmam lazımdı. Kötü polis olmayı seçtim ve her zamanki taktiklerime başvurdum.
Sinan’ın okuluna giderken dersime çalışıp gitmiştim. İçeriden soruşturdum okulu ve bölgeyi bilen kim var kim yok. Şansım yaver gitti, içeride muhbirimiz çıktı. Okulun hademesi Tahir Çoban, siyasi şubeye muhbirlik yapıyordu. Karşılığında da öğrencilere ve mahalleliye, çok abartmadan ufak tefek esrar-hap satıyordu. Narkotik şube, bunu bildiği halde bilmezden geliyordu.
Okulda müdüründen kantincisine herkes zanlıydı şu anda. O yüzden de, yasal yolları izleyip kamera kayıtlarına ulaşmak istediğim zaman kayıtlarla oynamaları çok kolaydı. Çok istesek ana kayıt cihazını laboratuara gönderir ve silinmiş veri var mı yok mu anlayabilir, silinenleri de kurtarabilirdik. Ama ortada bir maşa varken el yakmanın anlamı yoktu hele ki böylesine pratik bir maşa varken. Hiçbir şey silinmeden olay tazeyken tüm kayıtlara ulaşmalıydım.
Okulun kapısında duran nöbetçi, zamane züppe veletlerindendi. Saçlarının yanlarını bir numara kestirmiş, üstte kalan kısımları ise sarıya boyamıştı. Kulağında da küpesi vardı. Gıcık aldığım tiplerdendi. Girerken bana kimlik sordu. Polis kimliğimi gösterdim. Kenarından da omzuma asılı duran silahımın kabzasını gösterdim. İrkildi. İçeride çok ses çıksın istemiyordum. Hatta okula geldiğimin herhangi bir kayıtta bulunmasını da istemiyordum. Zaten çocuğun tipine de gıcık olmuştum. Hiç muhatap olmak dahi istemedim zibidiyle.
-Yine de kimliğinizi almam lazım.
-Lan kes.
-Adınızı yazayım bari.
-Yazma.
-Ama yazmam lazım.
-Boş bırak.
-Boş bırakamam.
-Lan kes. Seninle mi uğraşacağım ibne. İşim var içeride, yazma diyorsak yazma işte siktir git.

Kapıdaki nöbetçiyi de azarlayan Komiser Görkem, okulu keşfe çıkmıştı. Kırçıllaşmış, bakımsız sakalları ve darmadağın duran siyah beyaz saçlarını çevreleyen kırış buruş ve sert hatlara sahip yüzü ile okulda yabancı olduğunu belli ediyordu. Onu gören öğrenciler, onun bir öğretmen olmadığını anlamakta hiç de zorlanmadılar. Hatta siyah kaşe montu içerisinde omzundan belli belirsiz görünen silah askısı ve belinde asılı duran telsizi ile polis olduğunu açıkça belli ediyordu. Komiser Görkem’i gören kızların büyük çoğu korkuyla irkilirken, içlerinde onu erkeksi bulanlar da oldu. Erkekler içinse kimine rol model, kimine ise asabi-kıl bir herifti.

Spor salonu hariç, okulun her yerini karış karış dolaştım. Okul içerisinde görebildiğim on iki kamera vardı. Bir de kantinle spor salonunun buluştuğu noktada. Birazdan kamera odasına girip hepsini yasa dışı şekilde de olsa alacaktım. Ama yine de fikir sahibi olmalıydım. Okul Tophane’de, genellikle çocuklarıyla çok ilgilenmeyen zenginlerin, ortaokullarda, paralı kolejlerde başarısız olmuş çocuklarını gönderip, unuttukları bir okuldu. Üç katlıydı. Önden bir kapısı, müdürlerin ve rehber öğretmenin bulunduğu yönetim alanına açılıyordu. Öğrenci giriş çıkışları için ön tarafında soldan ve en arka tarafında sağdan iki adet kapısı daha vardı. Okulun bahçesine açılan iki adet demir kapı, okulun ön cephesindeydi. Arka tarafı sadece duvardı. Kantini okuldan bağımsızdı ve kantine bitişik ufak bir spor salonu vardı. Devlet okulu olsa da öğrencileri genelde varlıklı ailelere mensup veletlerdi. O yüzden hepsi süt çocuğu gibi gözüküyordu. ”Höt” desem altlarına kaçıracaklar gibi ödlek duruşları vardı. Şimdi şurada bir narkotik araması yapsak kim bilir neler dökülürdü. Ama derdim bu değildi. Okulda dolanırken kılkuyruk, bodur boylu okul müdür yardımcısı yanıma yaklaştı.
-Buyurun ben yardımcı olayım. Ne vardı?
Direkt kimliğimi gösterdim.
-Sinan’ın ölümü ile ilgili soruşturmaya geldiniz sanırım? Buyurun odama geçelim.
-Gerek yok, bana hademe Tahir’i getir.
-Şu anda burada değil Karaköy’e nalbura gitti.
-Geldiğinde yanıma gönder. Bu Sinan hangi sınıftaydı?
-11 Tm–A.
-Yani hangi katta ve nerede?
-Üst katta, duvarın en sonundaki sınıf. Öğretmenler odasının karşı çaprazında. Bahsettiği sınıfı gören iki adet kamera vardı. O kameraların kayıtlarını incelerken çok titiz olmalıydım. Ama şu anda kılkuyruk müdür yardımcısına da belli etmemeliydim.
-Savcıya ilettik. En kısa sürede imzalı kâğıt getirip kamera kayıtlarını isteyeceğim sizden. O kameraların numaraları nedir? Özellikle o kameralarda titiz olalım.
-Ben bilmiyorum ki, Tahir ilgileniyor o işlerle.
-Tamam. Geldiğinde direkt yanıma gönder onu. Şu okul takımının kalecisi varmış Cengiz. Onun ifadesini almam lazım.
-Niye? N’oldu ki?
-Ya, gönder dediysem gönder sen. Sorma.
-Hayırdır n’oldu, onu anlamadım. Cengiz ne alaka bu olayla?
-İşimi senden öğrenecek değilim. Cengiz’in de ifadesini alacağım, senin de ifadeni alacağım, diğer hocaların da ifadelerini alacağım. Çok istersen karakola çağırtayım hepinizi.
Sert çıkınca korktu benden kılkuyruk herif.
-Hayır. Bir şey mi var, diye sordum. Cengiz başarılı bir öğrencimizdir severiz. Daha hiçbir şikâyet gelmedi kendisinden. Dersleri de iyi ve okul takımının kalecisi. Acaba biri iftira mı attı, diye sordum. Yoksa sorgulamaya tabii ki hakkınız var. Herkes işini yapıyor memur bey.
-Tamam hocam, uzatmayalım. Gönder bana. Bir sevgilisi varmış Eylem. Ardından da onu gönder. Bir odayı veya sınıfı da boşaltın bize.
-Rehber Hoca’nın odası müsait. Orayı kullanabilirsiniz. Gönderiyorum Cengiz’i.
Sorgulamaya başladım kaleciyi.
-Abi ben kendisini hiç tanımam. Zaten sorunlu bir çocuktu. Benden önce kız arkadaşıma çıkma teklif etmiş. O da kabul etmemiş. Ama çocuğu kırmamak için arkadaş olalım demiş. Yalandan arkadaş olmuşlar. Birkaç defa öyle gezmişler. Eylem, benimle çıkmaya başladıktan sonra arkadaşlıkları da bitti.
-O gece sen de Cihangir’de içiyormuşsun.
-Evet, ama onu hiç görmedim. O gece bizim okulun neredeyse yarısı Cihangir’deydi zaten.
Kalecinin gerçekten ilgisi olmadığını düşündü Komiser Görkem.’’Hem neden öyle bir bok yesin?’’ diye sordu kendisine. Zaten kızı o almıştı. Üstünlük onun elindeydi. Ardından içeri hademe Tahir geldi.
-Buyrun amirim beni istemişsiniz.
-Gel içeri. Kapat kapıyı.
-Buyur abi.
-Bu kamera kayıtları nerede toparlanıyor?
-Güvenlik şirketinde hard diskler mi ne varmış, orada toparlanıyor. Daha hiç istemedik. Ama istiyorsanız iletişime geçelim şirketle.
-Bana yarım saat içinde o kayıtların hepsini bir harici hard disk ile getiriyorsun.
-Yani amirim güzel diyorsunuz da, bunu yapmak benim görevim değil müdür beyin görevi.
-Sen yapacaksın. Ben senden istiyorum. Anladın değil mi? Hem de yarım saat içerisinde istiyorum. Ne yap ne et, o görüntüler al gel bana uzatma.
-Yani amirim güzel diyorsunuz ama benim o görüntülere erişme iznim yok. Ayrıca bunun için savcılıktan belge getirmeniz gerekmez mi?
Direkt yakasına yapıştım, lavuğun. Daha gıkını bile çıkartamadan midesine sağlam bir yumruk yerleştirdim.
-Oğlum bana bak. Sen beni buradaki hocalarla karıştırma. Senin hademelikten başka ne boklar yediğini biliyorum. Siyasi şubenin muhbiri olman benim sikim de değil. Çağırayım mı şimdi narkotik şubeyi buraya? Bunca zaman bilmezden geldiler, yarım saat içinde gelip götürsünler mi şubeye? Arasınlar mı evini, arabanı?
Ardından da ceketimin iç cebinden çıkardığım kelepçeleri göstererek,
-İstersen hiç uğraştırma milleti, direkt şubeye ben çekeyim seni. Evini, arabanı ararlar sonra. Ha ne dersin?
Ödü bokuna karıştı salağın.
-Tamam abi, güvenlik şirketini arayıp çözmeye çalışayım hemen.
-Çalışmayacaksın, çözeceksin. Anladın mı?
-Abi disk?
-Ne diski?
-İçine görüntüleri yükleteceğim ya.
-Onu da bana sorma. Git bul bir yerden. Bulamıyorsan da paranla al.
Sıra, kızı sorgulamaya geldiğinde Komiser Görkem’in aklına okuduğu Ahmet Ümit’in kısa kısa polisiye hikâyeleri geldi. Onun düşüncesine göre bu bir Ahmet Ümit polisiyesi olsaydı, kesin ölen çocuk kazanamadığı sevgilisine ağır bir şantajda bulunmuş veya ölmeden evvel taciz etmiş olurdu. Haliyle de katil kız olurdu. Ama hemen bunun bir Ahmet Ümit polisiyesi değil gerçek bir cinayet soruşturması olduğunu hatırladı.
Kızı daha görür görmez, üzerindeki tedirginliği anladı Komiser Görkem. Sorgu esnasında konuyu oldukça ciddiye alıyordu kız. Kendisinden hoşlanan çocuğu hiç umursamayan bir kız gibi gözükmüyordu. Karşısında çok gergindi ve sesi tedirgin geliyordu.
-Ya biz sadece arkadaştık. Ona karşı hiçbir şey hissetmiyordum. Ama dün gece aniden öldürülmesine de çok üzüldüm. Uyuyamadım. Ona hiçbir karşılığım yoktu ama beraber vaktimiz geçti nihayetinde. Her şeyi geçtim bir insan öldü.
-Sen de sevgilinle beraber Cihangir’de içiyormuşsun dün gece.
İyice tedirginleşti.
-Ne yani, oha yani memur bey! Ben mi öldürdüm şimdi Sinan’ı bıçakla.
-Kes. İşimi sana mı soracağım? Seni de sorgularım, hocalarını da sorgulayacağım. Hepinizin bir bağı olmuş Sinan’la. Herkes şüpheli şu anda.
Ve şimdilik elde var sıfır. Torbacılık yapan yavşak hademenin götü, sağlam korktu ki daha sorgulamalarım bitmeden, görüntülerle dolu hard diski getirmeyi becerdi. Sinan’ın öğretmenlerini de sorguladıktan sonra ailesini sorgulamaya gittim. Annesi ve babası ayrıydı. Baba, boşanma sonrası ikinci evliliğini yapmıştı. İlk annesini sorguladım. Perişan haldeydi kadın. Bu kadını bu vaziyette gördüğüm için ve oğlunun başına gelenleri de bildiğim için, aklım ister istemez kendi aile hayatıma gitti. Tüm sevgi ve saygı bağları kopmuş, sadece aynı çatıyı paylaşmamız sebebi ile aile olarak adlandırdığımız yaşam birlikteliğine… Zincirinden kopmanın eşiğinde olan evliliğime… Benden çok korkan ve korktukları kadar da beni sevmeyen çocuklarıma…
Anne Nişantaşı’nda oturuyordu ve oturduğu evin sahibiydi. Emekli öğretmene göre evi oldukça elit bir muhitteydi. İçeride ne var ne yok göremedim ama salonda koca bir tezgâh, tezgâhın üzerinde de çiniden biblolar vardı. Mutfak ile salon arasında bağlantı sağlayan bir cam vardı. Yeni nesil led televizyon almamış, belki otuz yaşında olduğunu düşündüğüm doksan bir ekran tüplü televizyon kullanıyordu kadın. Belli ki eski kafalıydı. Evde Türk Bayrağı, Atatürk büstü veya bir parti arması gibi herhangi bir siyasi sembol yoktu. Lüks bir Nişantaşı evi gibi değil klasik, sıradan bir Türk evi gibiydi. Belli ki Nişantaşı kokonalarından değil sıradan bir kadındı.
-Kimseye bir zararı yoktu oğlumun. Kendi halindeydi. Son günlerde de iyice içine kapanmıştı. Hepsi babası olacak o pezevengin suçu. Başıboş bıraktı çocuğu. Hiç ilgilenmedi oğluyla. Gitti orospu bir karı buldu evlendi. Çocuğun hali nedir? Ne yapar? Ne eder? Ne aradı. Ne sordu.
-Kimseyle atışması, kavgası filan olmuş muydu son günlerinde?
-Kimle olacak çok sakindi zaten. Kavga nedir bilmezdi. Ben arkasından okuluna giderdim ilkokulda.
-Son günlerde hareketleri biraz değişmişti, diyor arkadaşları. Bir kız konusundan dolayı. İlişkilerinde ters giden bir şeyler olmuş. Siz üzerinde bir değişiklik fark ettiniz mi?
-Evet, fark ettim. Hareketleri çok tuhaflaşmıştı. İyice içine kapanmıştı. Üstüne gitmek istemedim. Ergen çocuktur geçer yakında normaldir dedim.
Sıra babasındaydı. Babasının Gümüşsuyu’ndaki ofisine gittim. Eski binalardan birindeydi. Asansör eski modeldi. Nereden baksan elli yaşında olduğunu düşündüm. Ofis bir turizm acentesiydi. Boğaz manzaralı lüks bir yerdi. Herifi hiç sevmedim ama mecbur muhatap olmak zorundaydım ve daha da kötüsü ona karşı kibar olmak zorundaydım. Adam nüfuzlu bir adamdı. Kanun bildiği ve kendini ezdirtmeyecek bir mizaca sahip olduğu da her halinden belliydi.
-Ben onu senelerce o serseri heriflerle takılmaması için uyardım. Sırf, onlardan uzaklaşsın diye evine hem Play Station hem bilgisayar aldım. Sigara içiyordu biliyordum ses çıkartmadım. Alkolü zaten gözümüzün önünde içiyordu. Hepsi annesinin suçu! Annesi şımarttı onu hep. Ben çok uğraştım adam olsun, iyi bir koleje gitsin, gitsin de ne gerekiyorsa yapalım diye neler yaptım. Ama o kafasının dikine gitti hep. Lafımı geçiremedim bir türlü. İşte sonunda da bu oldu. Olan yine bize oldu. Nasıl açıklayacağız etrafa bakalım.
-Siz ne yapıyordunuz o gece?
-Evdeydik. Eşim İspanyolca kursuna gitmişti.22:00’de çıkacaktı. 21:30 gibi onu almak için evden çıktım.
-Sonra?
-Sonrası yok 22:00 civarı Mecidiyeköy’deki dil kursundan aldım karımı.
-Sinan ile eşinizin arası nasıldı?
-Kavgalılardı. Hiç anlaştıramadım ikisini. Evlendiğim günden beri hep bir arbede. Karımda sorun yok ama çocuk problemliydi. Aslında çocukta da değil sorun. Annesinin fitneleri hepsi! Ben çok rahat sevdirtirdim karımı ama annesi hep fitne fesat yapıp üstümüze saldı. Onun derdi malda. Gözü bir doyamadı. Ben ölürüm de dairelerim karıma kalır diye korkuyordu. Hamile bir de şimdi karım. Boşandım da yine kurtulamadım şu paragöz annesinden. Boşandım ama hala daha gözü mirasta. Mirasa ortak olmasın diye aramızı bozmak için çocuğu gazlayıp gazlayıp üstümüze saldı hep.
Şimdi taşlar oturmaya başlıyordu
-O gece kursa gittiğinize dair ispatı var mı eşinizin? Dershanenin kameraları filan?
-Ne yani karım mı öldürdü oğlumu?
-Herkesi sorgulamak, her ihtimali değerlendirmek zorundayız efendim.
Babadan aldığım dil kursunun adresine gittim. Kurs ders kayıtları ile beraber kamera kayıtlarını da istedim. Ama kamera kayıtlarına gerek kalmadı. Çünkü o akşam kursa gitmemişti üvey anne, Ve hamileydi. Ardından elimdeki hard diski yardımcım Yiğit’e verirken de Maliye’den babanın mal varlığını sorgulamasını istedim. Kısa bir süre sonra Yiğit’ten cevap geldi. Beyoğlu’nda altı ev, Kuşadası’nda bir otel ve yazlık, Kalamış Marina’ya bağlı bir yat, bir Turizm acentesi, acenteye kayıtlı üç araba, adamın şahsına kayıtlı bir arazi taşıtı, bir de ufak bir araba. Kuşadası’nın tanınmış otelcilerinden, İstanbul’un tanınmış acentecilerindendi baba.
Üvey Anne’nin cinayet işlemek için çok geçerli sebepleri vardı. Dersinde olması gereken saatte de dersine gitmemişti. Ama elimde onun suçlu olduğunu ispatlayacak hiçbir delil yoktu. Sorgu sırası ondaydı.
-O gece İspanyolca mıdır nedir? Kursuna gitmemişsin.
-Evet.
-Çocukla da problemlerin varmış.
-Benim onunla değil, onun benimle problemleri vardı. Annesi doldurup doldurup üzerime saldı. Tüm site şahit, evlendiğimiz gün elinde taşla gelip kapılarımıza, camlarımıza vurdu beş sene önce. Bana küfürler yağdırdı sitenin ortasında defalarca. Hep annesinin gazlamalarıyla yaptı bunları.
-Bakın hanfendi aile içi problemleriniz beni ilgilendirmez. Ortada bir cinayet var. Ve o gece, senin nerede olduğun belli değil. Çocukla da aranda sorun varmış. Tabii bir de ortada doğacak çocuğun ve babanın yasal varisi olan oğluyla ileride bölüşmek zorunda kalabileceğin altı ev bir otel var.
-Ne yani ben de mi cinayet şüphelisiyim?
-Hepiniz şüphelisiniz. Şu anda oklar da en çok sizin üzerinizde. O gece nerede olduğunuzu, ne yaptığınızı ispatlamanız lazım bize.
-Bu özel hayat sizi alakadar etmez.
-Özel hayat olabilir. Ama ortada bir cinayet var. O gece o saatlerde nerede, n’apıyordunuz? Tekrar etmek istemiyorum.
-Ya bundan kime ne? Özel hayat bu!
-Ortada cinayet var. Özel hayatınıza girmek zorundayım. Suçu sizin işlediğinize dair delil yok. Ama oklar sizi gösteriyor. Şu anda en şüpheli kişi sizsiniz. Bana nerede, ne yaptığınızı söyler ve söylediğinizi kanıtlayabilirseniz, suçsuzluğunuzu ispat etmiş olursunuz. Özel hayatınız beni ilgilendirmiyor ama bunu öğrenmek zorundayım.
-Ya öfffff. Gizli kalacak mı?
-Bizde her şey gizlidir. Yok, suçlu siz iseniz o zaman delil olarak dava dosyasında kullanır, savcılığa veririm. Bu da reşit olmadığı için Sinan’ın ailesince duyulur haliyle.
-Cihangir’de MidCorner adında bir kafede sevgilimle buluştum. Hatta beni özellikle oraya çağıranlar da oldu. Kocam da beni kursta sanıyordu tabii. Kafenin kamera kayıtlarına bakabilirsiniz. Saat 22:00 olmadan da dil kursuna geri döndüm. Oldu mu? Rahat mısınız şimdi?
Komiser Görkem tam “Taşlar yerine oturuyor.” derken, tüm taşlar tamamen yıkılmıştı onun için. Kafeyi buldu. Cihangir’de gençlerin takıldığı çok lüks olmayan bir kafeydi. Kapısının önünde masalar vardı. Masaların üzerinde yeşil bir tente vardı. İçeride alan çok dardı sadece üç masa vardı. İçeri girip kamera kayıtlarını hızlıca inceledi. Kanunlardan çok anlamayan garsonlar ve yönetici belge sormayı akıl dahi edemeden gösterdiler kamera kayıtlarını. Kadın doğru söylüyordu. Üvey annenin kursa gitmeme sebebi cinayet değil, kocasını genç sevgilisi ile aldatmasıydı. Cinayetin gerçekleştiği saat aralığında kadın sevgilisi ile kafede oturuyordu. Ardından hızlıca kursuna geri dönmüştü. Ama şu vardı ki Sinan ile aynı zaman diliminde aynı semtte bulunmuşlardı. Aslında çok açık ve çok tehlikeli bir olasılık daha oluşmuştu ortada. Kocasını aldattığı öğrenilen üvey anne ve genç sevgilisi. Tabii bir de miras meselesini de unutmamak lazım. Daha da tehlikelisi vardı. Üvey annenin karnındaki bebek. Ya babadan değil de sevgilisindense? Bunu öğrenmiş olan Sinan’ı, babasına yumurtlamaması için öldürmüş veya öldürtmüş olabilir miydi? Komiser Görkem, bu faktörü düşündüğü zaman bir yandan cinayeti bu şekilde rahatlıkla aydınlatabileceğini düşünürken, bir yandan da gerçek olması durumunda ne kadar iğrenç bir vaka ile karşı karşıya kaldığını düşünerek tiksindi. Diğer şüpheli kız da aynı zaman diliminde aynı semtteydi. Bu sefer de aklına lise yıllarında okuduğu, Agatha Christie’nin “Orient Expresss Cinayeti” gelse de hemen savuşturdu bu düşünceyi. O sadece fanteziydi. Cinayetin toplu ve planlı işlenmiş olması söz konusu bile olamazdı Komiser Görkem’e göre. Elimizde hiçbir veri yoktu. Üvey annenin de aynı zaman diliminde Cihangir’de bulunması sebebi ile ertesi gün hem sokakların mobese kameralarını hem de kafenin kameralarını tek tek incelemeye aldırttım. Kadın doğru söylüyordu. Sinan ile hiç rastlaşmamış, kafeden genç sevgilisinin yanından hiç ayrılmamıştı. Diğer taraftan da kaleci ve sevgilisi, Sinan’la farklı sokaklarda farklı kaldırımlarda içmiş, hiç yan yana dahi gelmemişlerdi. Ben de bu yüksek olasılık olarak gördüğüm teorimi değerlendirip Sinan’ın tüm mobese kayıtları ile üvey annenin kayıtlarını karşılaştırdım. Aynı sokaklarda dahi yürümemişlerdi. Sadece aynı semtte aynı zaman diliminde bulunmuşlardı. Kafeyi gören mobese kameralarının kayıtlarını detaylı incelemeye aldım. Sinan söz konusu kafenin önünde arkadaşları Selim ve Ahmet ile buluşmuş, tokalaşmıştı. Buluşma anında elinde bira şişesi ile hafiften sallanıyordu. Yani kafası zaten o anda iyi olmaya başlamıştı. Tokalaştıktan sonra içeri dahi bakmadan geçip gittiler. Kafede sevgilisi ile oturan üvey annesini fark etmiyordu bile. Hemen sonra kafenin az ilerisindeki tekele girip, ellerinde poşetlerle çıktılar. Ardından, yüz metre kadar ileride kaldırıma oturup arkadaşları ile içmeye başladılar. Tam bir açmazın içerisindeydik. Hiçbir delilimiz yoktu ama mobese kayıtlarını daha dikkatli incelediğimizde çok önemli bir ayrıntı yakaladım. Cesedi ilk gören arkadaş Ahmet, Sinan ve Selim ile buluşmadan evvel; içerisinde üvey annenin oturduğu kafeye giriyordu ve girerken de arka cebinden bir zarf çıkartıyordu. Üvey annenin şu sözünü hatırladım. “Cihangir’de MidCorner adında bir kafede sevgilimle buluştum. Hatta beni özellikle oraya çağıranlar da oldu.” Ardından, kameralardan Ahmet’i takip ettiğim zaman ise kafeden çıktığı anda cebinden iki zarf daha çıkardı. Ve az ileri doğru yöneldi, kaydın devamına baktığım zaman ise tam yirmi dakika sonra da aynı kafenin az gerisinde Cengiz ve Eylem ile buluştu. Bir zarf da onlara verdi. Cengiz ve Eylem bir arka sokağa gittiler. Üvey anne sevgilisi ile kafedeydi. Ardından Selim. Yarım saati biraz daha geçkin bir süre sonra Sinan geldi. Elimizdeki verilere dayanarak Cumhuriyet Savcısı Mert Lale’den imzalı belgeyi alarak kafenin kamera kayıtlarını da aldırttım.

Cesedi ilk gören arkadaşı önce üvey anneye bir zarf verdi. Zarfı aldıktan sonra içeri girdi. On beş dakika kadar sonra da kapıda sevgilisini karşıladı. Bunun üstüne Ahmet’in mobese kayıtlarını pür dikkat inceledim. Olay anında Cengiz, Eylem, üvey annesi olan Funda olay mahallindeydiler. Ama hiçbirinin cinayet işlediğine dair delilim yoktu. Elimdeki tek delil Ahmet’ten aldıkları zarflardı. Ancak olay mahallinde bulundukları için hepsini gözaltına aldım. Verdiği zarftan ötürü Ahmet’i de gözaltına aldım. Önce, üvey anneyi sorgu odasına aldım ve kamera kayıtlarını izletip sordum.
-Ne vardı zarfta?
-Para vardı. O gece Cihangir’de o kafede olmamız karşılığında bize para teklif ettiler. Nedenini sordum? İçirtip içirtip bizi göstererek eğleneceklerdi Sinan’la. Sonra Sinan babasına öttüğünde de inanmayacaktı tabii babası ona. Kendilerine eğlence arıyorlardı çocuklar. Çocuk işte bunlar, acımasız olurlar. Teklif ettikleri para da çok yüksek meblağ idi. N’olacağını bilmeden kabul ettik biz de.
-Bana bundan bahsetmedin ama.
-Hiç aklıma gelmedi. Konuyla alakası olacağını düşünmemiştim. O sadece çocukların yapacağı bir pislikti.
Cengiz ve Eylem’in de savunması bire bir aynıydı. Hepsini Ahmet çağırmış ve ellerine para vermişti. Arkadaşlarını içirtip en hassas olduğu iki konu ile yüz yüze getirtecek ve eğleneceklerdi. Çocuklar bazen gerçekten çok gaddar olabiliyorlardı.
Sorgu sırası Ahmet’e geldi. Gayet sert davrandım
-Bak koçum, konu ciddi. Milleti oraya toparlamak için para vermişsin. Elimizde delil var. Hepsi öttü olayı. Şaka ayağına kandırmışsın hepsini. Şimdi öttüler seni.
-Abi öyle değil. Valla şaka yapacaktık Sinan’a, Selim ile beraber.
-Sus lan. Hepsi de şüphe oluşturabilecek isimler. Sinan’ı bıçakladığın zaman tüm bu kişiler orada olacaktı ki şüpheyi onlar çeksin. Sen de zeytinyağı gibi su üstüne çık değil mi lan?
-Tamam, her şeyi itiraf ediyorum. Fikir Selim’indi. Sadece kızdıracaktık Sinan’ı. Delirtip eğlenecektik. Çok acayip refleksleri, çok acayip tavırları olurdu kızdırdığımız zaman. Zaten o yüzden çağırmıştık. Ben dedim para filan vermem. Selim’in annesi çok zengin! Baba da yok başında sürekli annesini yoluyor. Annesinden çok sağlam para koparmıştı. Hepsini bu iş için kullandı. Parayı o verdiği için ve benim insan ilişkilerim çok iyi olduğu için, biraz da fırlama olduğum için insanları ayartıp, ellerine para verme işi de bana kaldı. Valla tüm olay bu komiserim, cinayetle bir alakamız yok. İşerken gördük Sinan’ın cesedini.
-Madem kızdıracaktınız, sizin yanınızdan ayrıldığını nasıl fark etmediniz lan?
-İlerleyen saatlere saklıyorduk. O an başka kafalardaydık. Üvey annesi ile sevgilisi on dakika sonra önümüzden geçecekti. Ama n’oldu bilmiyoruz. Plan sarpa sardı. Bir de alkolün etkisi var tabii. Bir anlığına unutmuştuk alay etmeyi. Sonra işemeye gittik ve ceset ile karşılaştık işte.
Ardından Selim’i de gözaltına aldık. Aynı şeyleri söyledi. O anda birbirlerini görmedikleri halde ifadeleri uyuşuyordu. Elimizdeki delillere göre suçlu ya Selim ya Ahmet’ti. Ya da her ikisi birden suçluydu. Ama her şey olabilirdi. Ama ikisi birden suçluysa neden Cihangir’in ortasında çığlık atma gereği duyup kendilerini ele vereceklerdi ki? Acaba suçu başkasının üstüne atmak için kasıtlı böyle bir yol izlemiş olabilirler miydi? Ama yaşları da ufak olduğu için mobese kameralarını düşünmemişlerdi haliyle. Çözümü, önce hademeden aldığım diskteki okulun kameralarını tek tek, gün gün incelemekte bulduk. Genel olarak Sinan hep tek başına geziyordu. Ama belirli zamanlarda Selim ve Ahmet’in Sinan’ı arkadan takip ettiğini de gördük. Tavırları cinayet işleyecek gibi değil, sürekli açıklarını arar gibiydi. Arkasından alay ederek takip ettikleri gün gibi aşikârdı. Giriş ve çıkışları daha detaylı incelediğimizde ise Selim’in zaman zaman yalnız da takip ettiğini gördük. Ve yalnız yaptığı takiplerde tavrı alaycı değil gayet ciddiydi. Sinsice takip ediyordu Sinan’ı.
Ardından Selim’in oturduğu sitenin kamera kayıtlarını gün gün incelemeye aldık. Son bir sene içerisinde hiçbir anormal durum yoktu. Ama tam 1 sene 2 ay önce Sinan’ı, Ahmet’in oturduğu siteden tek başına ve yüzünde mutlu bir tebessüm ile çıkarken gördük. Videoyu devam ettirdiğimizde, Selim’in de Sinan’ı takip ettiğini gördük. Videoyu geri aldığımızda ise Sinan, Selim’in evinden yalnız başına ve mutlu bir yüzle çıkıyordu. Ahmet’in söylediği şu sözleri anımsadım. ”Selim’in annesi çok zengin! Baba da yok başında.” Selim’in babası senelerdir İngiltere’de yaşıyordu. Annesi yaşlı ve çok zengindi. Bu detayları ilk başta hiç inceleme gereksinimi görmemiştik ama tüm konu bu ayrıntılarda gizliymiş esasen. Daha geri gittiğimiz zamanlarda ise Selim evde yokken, Sinan, Selimlerin evine defalarca ellerinde çiçekler ile girmiş ve çıkarken de yüzünde tatlı bir tebessüm, boynunda ise Selim’in annesine ait diş izleri ile ayrılmıştı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın