Ayçiçeği Tarlalarına Beton Dökülürken Hayri Varol’un ilk romanı ve ikinci kitabı. Yazar daha önce yine aynı yayınevinden Tanınmamış Adam isimli anı/aforizma kitabını piyasaya sürmüştü. Yazarın o kitabını da alıp okumuş ancak kendisine imzalatamamıştım. Ayçiçeği Tarlalarına Beton Dökülürken’i de alıp okudum ancak bu kitabını da henüz imzalatamadım yazarına. Bir yaz günü Bafra Öğretmenevinin bahçesinde çayla muhabbetle iki kitabını da imzalatmak nasip olur inşallah.

 Roman Çerkezköy’de başlıyor, orada bitiyor ve aralarda Karadeniz bölgesine dalıp çıkıyor.1980’lerin garibanlığı,1990’ların halk dili ve bu iki dönemin saf sevgisini işliyor kitap. Büyükşehirlerde kolay görünün ama aslında zor olan yaşamı, doğup büyüdüğü köy hayatının acısından yola çıkarak anlatmaya çalışmış Halil, yani roman kahramanı.

Askerden dönen Halil, babasının tüm topraklarını ağabeyine sattığını öğreniyor. Susuz Yaz filmindeki sahneleri hatırlıyoruz bu girişle. Hayat emek ve ekmek demek kısaca. Aşı, aşkı, katığı toprak olan Karadeniz insanının büyükşehirlere göçünü bir daha yaşıyoruz bu romanla.

Roman ve kahramanımız Halil askerlik ve köy hayatı alıntılarla ilerliyor. Anılarımızla ilerliyor roman. Çocukluk, gençlik, askerlik anılarıyla… Seyyar dondurmacılar, tütün, tarlalar her ne kadar Trakya romanı olarak görülse de aslında bir Karadeniz, bir Bafra romanı. Benim de ilgimi bu yönü cezbetti romanın.

Halil, Havva, Muhammet, Münir gibi kişi isimleri köy romanı bakışına uygun. Bu isimler her köyde olan isimler, bizim yakınlarımızın isimleri…

Diğer yandan insanın gerçek ailesi kim sorusuna cevap aramaya başlatıyor roman. Canında olan mı, yanında olan mı, insanın gerçek ailesi kim?

Kahvehanelerde video film oynatılması, pileli bol mavi pantolonlar, kısa ve kabarık montlar, kırmızı çizgili otobüsler hem arabeski hem bir dönemi yaşatıyor okuyucusuna roman.

Arayış, emek, ekmek, bazen de siyaset anlatıyor Halil. Kapalı kutu gibi, ama dikkat çekici. Kutuları açtıkça bir sonraki nedir diye merak uyandırıp, evet işte buradaki roman kahramanı benim dedirtiyor Halil.

Daha önce de dediğim gibi Çerkezköy’ün bir vatandaşı olarak görülse de Halil aslında Erzurumlu, Ordulu, Samsunlu, Bafralı, İstanbullu, Karslı. Terfi eden ve o sevinçle helal paranın peşinden yürüyen insanlar var romanda, aynı evin sokağında yürüyen herhangi birileri gibi, sen gibi, ben gibi, biz gibi.

Herkesin köyünde mutlaka bir Uzun Tarla olmuştur. Benim de vardı böyle bir tarla tasavvurum, her yaz gittiğim köyümüzde yalın ayak koştuğumuz tarlalarda. Bu nedenle de çok ilgimi çekti hem roman hem roman kahramanı Halil.

Televizyon, kanepe gibi asli ihtiyaçların taksitle zar zor alınabildiği seksenlere geri dönelim Halil’le birlikte. Halil bugün –belki de yaşıyordur- ayfon 13 için geceden sıraya girildiğini görseydi neler düşünürdü kim bilir, saatlerce yürüyerek ve çamur içinde kalarak fabrikaların danışma kulübelerine iş başvuru formu doldururken biz bu dünyaya çok erken gelmişiz diye sitem ederdi belki de.

Halil bize şu soruyu da sorduruyor: Sanayileşmiş bir kent mi, yeşillikle içinde kalmış bir şehir mi, hangisi öncelikli? Hem yazar hem Halil ikilemde kalmış burada, ama Halil tarlayı, yeşili ve şehri öncelemiş önce. Ama hikâyenin sonuna doğru, gözü doymaz Daraldı Hikmet’in yerini kardeşi Halil alıyor maalesef. Bunu okuyucu çelişki olarak görür. Ağabeyi Hikmet’ten dayak yediği için köyü terk eden Halil, yıllar sonra acaba kaç kişiyi aç susuz gönderdi buralardan, Havva’sını gönderdiği gibi!

Halil’in şaşırtmaları bitmiyor. Daraldı Hikmet’e arkadaşı Sezgin’i öldürtmesi şaşılacak bir durum. Oysaki Anadolu insanı bunu asla yapmaz. Çanakkale savaşlarında yaralı askeri bile tedavi eden bir ırkın torunları mala mülke bu kadar tamah etmemeliydi. Yazar ve Halil bu mesajı vermek için mi bu oyunu oynadı, bilemedim?

Ve Havva sonlara doğru giriyor romanın içine. Okuyucu gibi sorguluyor Havva: Halil’i kim, neden, nasıl bu hale getirdi?

Çerkezköy’e giriş anını hatırlatıyor Havva, romanın sonuna doğru. Halil kamyonun önünde Çerkezköy tabelasına yaklaşırken birden atlıyor yere. Yüzüstü kapaklanıyor Halil. Havva bir okuyucu gibi şunu anlatıyor bize: Halil bu kente gelirken de bu kentten giderken de yüz üstü saplandı kaldı çamura!

Sonsuz arzuları, parayı, şöhreti, makamı sorguladı Halil. Sorgularken de yenildi. Ben böyle yaptım ama siz yapmayın dedi. Halil keşke hep Havva’sını dinleseydi.

Kamyoncu Muhammet, Münir ve eşiyle ilgili romanın sonunda bilgi verilmemesi okuyucuyu merak içinde bırakabilir. Önceliği değişen Halil, dostluğu da unuttu. Ayrıca parti binasında geçen diyaloglar ve Halil’in işyerinde geçen belediye başkanlığı adaylık pazarlığı konuşmaları pek uzun sürmüş. Bir diğer sorun da şu ki, Sezgin’in kaçırdığı mallarla Halil’in zengin olması arasında bir bağlantı mı var, burası da okuyucu da bir merak olarak kaldı? Son sorum da şu olsun;Havva hangi olayla, ne zaman, nasıl ve hangi durumdayken terk ediyor Halil’i?

Bu soruların cevaplarını okuyucu, hikâyenin devamı olan ikinci romanda mı bulacak, bekleyip göreceğiz?

Fatih TEZCE

27.12.2021-Bafra

Reklamlar

Bir Cevap Yazın