Sandal, gece çökmeye yüz tutarken, ağır ağır kıyıya doğru yanaşmaya başlamıştı. kayıkçı Salim, son yolcuları da döküp, kayıkhane de kafa çekmek için sabırsızlanıyordu. küreklere son bir gayret asıldıktan sonra, sandalı rüzgara ve dalgalara emanet ederek, sakat bacağını ileri doğru uzattı. Sabahın köründen, gece yarılarına kadar hayatı bu sandalın içinde geçiyordu. Geri kalan kısmı da, ramazan ayları dışında, kayıkhane de geçerdi. Yalnızca ramazan ayında, tüm gününü karada geçirir, günahlarının affı içi sürekli dua ederdi. O zamanlar, midesi gibi ağzı da açılmazdı. Halbuki kayıkhane de, keyfi yerine geldi miydi hele, susmak bilmezdi. O vakit, çatık kaşlarının altında gözleri büyür, bir çocuk o koca yüreğinden çıkar kahkahaları etrafta çınlardı.

Eski sandalın ucu yavaşça yosun tutmuş rıhtım taşına değdi. Bir eliyle kürekten destek alırken, Salim kaptan köşesinden doğruldu.

‘’-Haydi dökülün bakalım!’’ dedi, sabırsız bir ses tonuyla.

Akşam karanlığına daha çok kalmak istemeyen insanlar, sandaldan rıhtıma atladıkları gibi, köşe bitimlerinde bekleyen faytonlara doğru yarışırcasına yürümeye başladılar. Her zaman bu tür görüntülere alışık olan Salim, aldırmadan sandalı bağlamaya koyulmuştu. Neden sonra, baş ucunda duran karartıyı fark etti. Son düğümü de attıktan sonra, karartının sahibine doğru yüzünü çevirdi. O anda, nedense yıllar önce unuttuğunu sandığı bir duyguyu anımsadı. Hiçbir şey söylemeden, aksak fakat yılgın adımlarla yürümeye başladı. O yürüdükçe, karartı kendisini takip ediyor, Salim durunca, duruyor, yürümeye başladıkça yürüyordu.  Gölgenin tavırları, aksak Salim’i sinirlendirmişti. Sonunda yürüye yürüye kayıkhanenin giriş kapısına geldiler.

‘’- Kancık köpek gibi ne takıldın peşime!’’

Karşısındaki gölge hiçbir söz söylemeden, kayıkhanenin girişindeki çıkıntılı taşa oturdu. Salim de hiç bir şey söylemeden kayıkhanenin kapısına doğru yöneldi.

Kayıkhanenin içi yine cümbüş yeriydi. Eski ehli keyifler, afyoncular, yan kesiciler, kaltabanlar, üfürükçüler yine toplanmışlardı. Baba Musa’nın çırakları, içeriyi aydınlatmak için ellerinde gaz lambaları her çıkıntıya yetişmeye çalışıyorlardı. Salim, kendini bir masaya attıktan sonra bacağının sızısını ta içinde hissetti. Üstüne üstlük bacak sızısına bir de gölgenin, sinesine verdiği sancı vardı. Bunların etkisinden kurtulmak için soluksuz önündeki meye sarılıyordu. Bir ara başını kaldırıp yan tarafındaki masaya baktı. Berber Rıza, yine eskilerden söylenmeye başlamış; Tophane Rıhtımından,  marul salatasından, dimitrakopulodan, yanmış yağda pişirdikleri  balıklardan bahsetmekteydi. Eğer Salim’in keyfi yerinde olsaydı, bu tür konulara dayanamaz, muhabbete balıklama dalardı. Kasımpaşa’nın kabadayılarından, Cahide Sonku ile tokalaşmasına kadar anlatmadık hikaye bırakmazdı. Fakat, canı yeterince sıkılmıştı ve ne kadar içse de, bacağının sızısı dinmemişti.  Son kadehi demlendikten sonra, ağır hareketlerle yerinden kalktı. Gidip, zıbarmak en güzeli diye içinden geçiriyordu. Baba Musa’ya, cebindeki mangırları döküldükten sonra kapıya doğru yürümeye başladı. İşte tam o anda, içinde bir korku belirdi. Kayıkhaneden içeri girerken, oyuntuya oturan gölge ya hala oradaysa fikri bir anda denize attığı ağların balıkları kavraması gibi beynini kavradı. İşte bu düşünceyle yürürken, sıkkın olan canı daha da sıkılmıştı. Nihayet ağır adımlarla kapının eşiğine varmıştı. Derin bir soluktan sonra kapıyı araladı. Kahretsin dedi içinden, gölge hala orada duruyordu. Ellerini anlamsız şekilde iki yana açarak, belli belirsiz küfrederek yürümeye başladı. Aynı anda gölge de üzerindeki sakinliği bozmadan peşi sıra yürümeye başladı. Bir müddet topraklı yolda yürüdükten sonra balıkçı barakalarına vardılar. Salim tüm yol boyunca, tık nefes yürümüştü. Bacağındaki ağrı dayanılmayacak gibi olsa da, dişlerini sıkmış, kan ter içinde durmadan yürümüştü. Barakaları da aşıp gecekondulara eriştiler. Aynı zamanda gökyüzünün berraklığı silinmiş, kara olan gece daha da kararmış, yağmur çiselemeye başlamıştı. Salim ağır hareketlerle elini kapının kulpuna attığında, gölge yine arkasındaydı. Nedensizce öylece durdular. Bu bekleyiş öyle amansız olmuştu ki, yağmur hızını arttırmış, uğursuz baykuşlar ilk bulduğu kovuğa kaçmaya başlamışlardı. Beklenmeden gelen yağmur köpekleri öfkelendirmiş, umarsızca havlamalarına sebep olmuştu. Havlamaların etkisiyle, Salim kendisine geldi. Kendine küfrederek içeri girmişti fakat kapıyı tam kapatmamıştı. Dışarı da bekleyen gölge derin derin soluyor, ıslanan saçları gömleğinin üzerine düşüyor, rüzgarla açılan alnına yağmur damlaları düşüyordu. Buraya gelene kadar korkusuzca yürümüş olsa da, şimdi içeri girmeye tereddüt ediyordu. Salim ise önce sigarasını, ardından sönmeyen kibritle gaz lambasını yakmıştı. Gaz lambasının yanmasıyla içerisi bir anda aydınlanmış, kibritin sönerken hava da bıraktığı is belli oluyordu. Oda, tek gözdü. Soldaki duvara çakılmış bir çift camlı dolap, içerisinde iki üç tabak duruyordu. Orta da üstü pörsümüş bir masa, masanın üstünde ise bir piknik tüpü duruyordu. Beri de bir leğenin içinde çaydanlık, çanak çömlek vardı. Bu fakirhane de göze çarpan tek eşya, yatak olarak kullanılan divanın hemen bitişiğindeki camı kırılmış bir ayna ve aynanın kenarında takılı olan eski bir resimdi.

“Girmeyecek misin?” dedi Salim, gözleri ile etrafa manasız bakarken.

Sorusuna cevap sessizce kapanan kapı oldu. Salim, gözlerini gaz lambasının ışığına devşirdi. “ Adem işte…” dedi, sigara dumanını yutarken. “ Doğuyor, büyüyor sonra da veda.” Gölge, donuk bir şekilde duruyordu. “Müzeyyen…” Son sözü söylerken, eskiciden bir cekete karşılık aldığı sandalyeye çökmüştü.

“ Anam beni deryaya karşı doğurmuş. Hacı paşa dedemin sarayında. Gümüş ibriklerden akan gül suyuyla yıkayıp, Hintten Acemden gelen ipeklere sarıp sarmalamışlar. Kırk koyuna kırk kuzu kesmişler. Binbir terbiye ve de nasihatın içinde beyaz yakalı bahriyeli elbisesi giydirerek büyüttü anacığım. Belli ya, sebepten yüreğim denize vurgun, denizle yaşıyorum.” Salim son cümleden sonra dudağında sönmeye yüz tutan sigarayı eline aldı. Derince bir nefes çektikten sonra, yenisini yakıp, sertçe ayağının dibine fırlattı. Sağlam ayağıyla onu söndürürken, anlatmaya devam etti. “Müzeyyen, yan komşumuzdu. Gül pembe yanakları, uzun, ipek gibi saçları vardı. Gözlerine bir bakan, bir daha, bir daha bakardı. Billur sesli Müzeyyen…” Salim bir anda elini gözlerine doğru götürdü. Baş ve işaret parmaklarını, göz çeperlerinin bitimine sıkıca bastırdı. “ Kahrolacası! Şu meletin herşeyi iyi de bir de insanın gözüne dumanı kaçmasa!” Sesinde zorlama bir neşe olduğu hemen anlaşılıyordu. Derince bir nefes çektikten sonra, söze girdi.

“Evlendik. Mutlu bir yuvamız oldu. Kalkıp İzmir’e attık kapağı. Ben akşam üstleri balığa çıkardım, Müzeyyen de mezemizi, salatamızı yani o biçim soframızı kurardı. Fakat talih, ah o talih! Cihan harbi patlak verince bende bahriyeye yazıldım. “

Geriye yaslanarak, bacağını masaya koydu. “İşte o günlerden hatıra bu aksak bacak kaldı.” Bir eli bacağı üzerinde bir müddet sustu. “Cihan harbi bitip döndüm. Müzeyyen ile tekrar mutlu günlere kavuşmanın hayali ile yanıyordum. Döndüm. Müzeyyen kapıda karşıladı beni. Bir Müzeyyen, bir de kız çocuğu…Eşikte bana dur, bil dedi. Bir gece, Rum piçlerinden bir kaçı evi basmış…” Salim son sözü söyledikten hemen sonra sigarasını tükürüp elini ağzına götürdü.

Gölge, durduğu yerde sallanmaya başlamıştı. Şimdi o da elleriyle ağzını kapamaya çalışıyor fakat hıçkırık sesleri duyuluyordu. Salim başını eski fotoğrafa doğru çevirdi.

“ Ondan sonra hiçbişey eskisi gibi olmadı. Konuşmadım günlerce, yemedim, içmedim. Müzeyyen’in yüzüne bakmadım..Müzeyyen, gözleri kömür karam, sesi nurum bu hayatın bedbahtı…Ben, yalan yok ya hiç sevmedim seni. Alıp koklamadım. Yine böyle yağmurlu bir geceydi. Koyup seni koynuma, Müzeyyenim, taktı urganı ince boynuna…”

Son sözden sonra gölge, dizlerinin üzerine doğru kapaklandı. Salim bir sigara daha yakarak, bacağını masadan aşağı indirdi.

‘’-İşte beni her şeyden kaçıran, kendime küstüren en büyük sır buydu. Fakat, aklımın bir köşesinde ne zamandır bu gerçeğin karşıma çıkma korkusu büsbütün beni sarmıyor değildi! İşte kayıkhanede geçirdiğim geceler, tamamen bu korkuyu unutmaya çalışmaktandır. Yaptığım işlerin, Müzeyyen’i ölüme götürdüğünü biliyorum. Sırtımı ona dönmem ve bir kez dahi dinlememem, o ne kadar kendini assa da, gerçekte bu hadiseyi cereyan ettiren, sehpaya yürüten ve tekme attıran benim! Müzeyyen’in katili, canisi bu aksak! Lakin, kızcağızın ne suçu vardı ki? Yaşananlar gönlüyle olmuş değildi ya! İşte ademoğlu..! Nankör, kibirli! Gençliğin cahilliğiyle yaptığım işler, dünyayı başıma yıktı! Artık, benim gibi zelile düşen tek bir vazife vardır.’’

Salim, ağır hareketlerle kalktı. Az ileride, ellerini dizinde kavuşturarak oturan kızın yanına kadar yürüdü. Ürkek, fakat içten bir samimiyetle elini kızın başına doğru uzattı. Saçlarının teline değince yüreğinde adını koyamadığı bir duygunun ayak bileklerine kadar her zerresini kapladığını hissetmişti.

‘’Uzun yoldan geldin, epey de kayıkhane önünde bekledin. Acıkmışsındır. Şaziye hanımlara geçen gün bir elek un vermiştim, artık biraz zeytin falan. Mideni bastırır.’’

Kapıya doğru yürüdü.

‘’Keyifçiler masada uyumaya alışıktır. Sen geçer divanda uyursun. Örtüleri biraz kirli ama idare et artık.’’

Genç kız, elleriyle yüzünü sildi. Dizlerinin üzerinden doğruldu.

‘’-Sahi senin ismin neydi?’’

‘’-İkbal.’’

Salim, sesini duyduğu kıza şefkatli gözlerle baktı. Bir eli bacağını tutarken, öteki eliyle kapıyı aralamıştı.

‘’-Rahmetli annemin ismi!’’ diyebildi sadece. Bir müddet kapı eşiğinde durdu.

‘’-Baba olamadım ama belki bundan sonra iyi bir insan olabilirim.’’

Aksak Salim, havlayan köpeklere aldırmadan çamurlu yolda yürümeye başladı. Şaziye hanımlardan, İkbal için bir parça aş isteyecekti. Gökyüzü karanlık, hava yağmurlu olsa da ihtiyar göğüs kafesinde derin bir huzur duyuyordu. Şimdi mazinin tüm acılarını hatta ayağının sızısını bile unutmuş, geleceğe yürüyordu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: