photo of golden cogwheel on black background

Fabrikanın keskin zili, bağırtıların daha fazla duyulmasını istemiyormuş gibi acı acı çalıyor, kalabalığı durdurmaya yetmeyen polislere takviye ekipler geliyordu. Kapıların önünde, koridorlarda büyük bir hareketlilik vardı. Büyük adam denilenlerin hepsi patronun odasındaydı.

‘’-Milyonlarımız gidiyor efendiler!’’ diye gürledi Nafiz bey.

-Çocuğu hastaneye göndermedik mi? Nedir bu rezillik? O makineler durdukça milyonlarım gidiyor!

Aslında o gün herkes için gayet sıradan başlamıştı. Gece vardiyası bitmiş, gündüzcüler makinelerin başına geçmişti. İlk çay paydosunda, çoğu işçi gazete kağıdına sardığı kahvaltılıklarını yiyordu. Kahvaltılık denilen de çoğu için ekmek arası domatesti. Hakan da diğer işçilerle beraber  oturmuş, bir kuru somun ve yağlı çaydan oluşan kahvaltısını yaparken, göz ucuyla da dizine serdiği gazeteyi okuyordu.

 Hakan on bir yaşındaydı.  Ailesi, kenar mahallelerde yaşayanlardandı. Esasen çok zeki bir çocuktu fakat babasının geçirdiği kaza sonucu okulunu bırakmak zorunda kalmıştı. Bir kaç aydır iplik fabrikasında çalışıyordu. Sigortası yoktu. Ustabaşı, sigorta parasından biraz kırparak geri kalanı haftalığına eklemişti. Yalnız evde bir hasta olması aldığı parayı rüzgarda savrulan kum tanelerine çeviriyordu. Haftanın ortasındaydı ama sadece iki ekmek parası kalmıştı. Ustabaşından daha önce avans istemiş, istediğine pişman olmuştu. Tekrar avans isteme düşüncesi canını sıkıyordu. Zilin çalmasıyla mola bitmişti. İplik makinesinde ki işçilerden biri hastalanmış, gelmemişti. Ustabaşı da oldukça basit görülen bu işi Hakan’a vermişti. Makinenin dişlileri rutin şekilde çalışıyordu. Olağan dışı bir durum yoktu ve Hakan hala düşünceliydi. Gözlerinin önüne hasta babası, gündelikçi annesi geliyordu. Okul sıralarında olması gerekirken fabrika köşelerinde çalışmak mecburiyeti içinde burukluk oluşturuyordu. Önlüklü çocukları gördükçe, gözleri doluyor ama özgürce ağlamıyordu. Akşama bulgur pilavı yapar annem diye geçirdi içinden. Ama dünde bulgur yemişlerdi. Ondan önce de yine bulgur! Yağsız, tuzsuz… Bulgurun yanında çorba niyetine su içse bile, ekmek lazımdı. Hasta babası içinde ilaç  şarttı. Düşündükçe daha da canı sıkılıyordu. Bir müddet daha böyle geçti. Yanındaki işçiler kadersizliklerinden yakınıyorlardı. Bir an için kendisi gibi bedbaht olan adamlara doğru başını kaldırdı. İşte ne olduysa o esnada olmuştu. Parmakları bir anda makinenin dişlileri arasına dolanıverdi. Bağırtılar, koşuşmalar başlamıştı. Makineden kulakları sağır edercesine, sanki edilemeyen küfürleri eder gibi sesler yükseliyordu. Koca fabrika bir anda karışmıştı.

Gün geceye dönmeye başlamıştı. Hakan apar topar hastaneye götürülmüş; büyük adamlar toplanmış, işçilerden bazıları isyan çıkarmış, polis müdahalesi olmuştu. Nafiz beye kendini ispat etmek isteyen müdürlerden bazıları hemen olaya müdahil oldular. Hakan’ın annesini biraz tehdit biraz da vaat ile fabrikayla ilgisi olmadığı konusunda ikna ettiler. İşçilerden bir kısmına rüşvet vererek bir kısmını da içeriye olan borçlarıyla tehdit ederek susturdular. Ustabaşı ve kapıda ki emektar görevli Remzi dışında kimse bu işten zararlı çıkmamıştı. Müdürler ağız birliği yaparak gazetelere beyanat verdiler.

-Yani çocuk işte, içeri süzülmüş. Daha önce de iş için gelmiş ama geri göndermişler. Biz de kanunu aykırı bir iş olmaz!

Hakan gözlerini araladı. Perdeler açık, cam buğuluydu. Ötelerde şehir uyumaya hazırlanıyordu. Alnında ter damları birikmişti. Kollarını yukarı doğru kaldırdı. “Vah!” diyebildi. Karanlık çökmüştü.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın