writer working on typewriter in office

Annem hayaller üzerine doğduğumu söylerdi. Küçüklükten  beri hayalle gerçek arasındaki farkı ayırmayı beceremedim. Bazen bu huyum iyi olsa da genel olarak zor durumda kaldığımı inkar edemem. Okuldayken kapı boşluklarından koridora bakar hayatımı değiştirecek adamların geleceğini, olduğumdan daha önemli biri olacağımı düşlerdim. Olmadı. Kimse  kapıdan içeri girmedi. Zaman girdabı beni de sürükledi ve gerçeklerle hayallerimi değiştirdim. Her sabah aynı saatte uyanıp gittiğim ve aynı yoldan ulaştığım bir işim vardı. Hayat o kadar boğucu bir hal almıştı ki, mideme sancılar giriyor sürekli kusma isteği oluşuyordu.

O gün yine yola çıkmıştım. Bir an önce akşam olsun ve uyuyayım düşüncesinden başka  fikre yer vermeden otobüs durağına gidiyordum. Sonra ara sokaktan çıkan iki köpek yüzünden karşı kaldırıma geçmek zorunda kaldım. İşte bu geçiş bahtımın dönüş noktasıydı. Hızlıca yürüyüp kaldırıma ulaştım.O anda yere yapışmış bir kağıt dikkatimi çekti. Uzunca ve  kötü bir el yazısıyla yazılmış bir kağıt. İşe geç kalmamak için başta aldırış etmedim sonra kağıdı avuçlarıma kavradım.

‘‘Ölümümden kimse sorumlu değildir.’’

Kağıttaki ilk cümle buydu. Kendimi, acaba birileri şaka mı yapıyor, diye etrafa bakınmaktan alamadım. Görünen o ki karşı kaldırıma uzanan iki köpek bir de yaşlı adam vardı. Heyecanla kağıdı okumaya başladım.

‘‘ Ölümümden kimse sorumlu değildir. Aslında kimse sorumlu olmadığı kadar herkes sorumludur. Üzerimdeki  elbisenin pamuğunu toplayan ırgata kadar herkes! Bu pis ve iğreti dünyaya neden geldiğimi asla anlayamadım. Beni boğan, tüketen bu hayata daha fazla katlanamayacağım. Artık sebep sonuç dengesi de umurumda değil! Hatalarım olduğunu inkar edemem. Ama bütün hatanın benden kaynaklı olduğunu iddia etmek de yanlıştır. Güçlü olanların direndiği, zayıfların yok olup gittiği bir dünya…Halbuki ne güç vardır ne de direnmeye gerek var! Herkes aynı havayı soluyor. Evet farklılıklar vardır ama bahane edilemez. Ezilmekten ve görülmemekten bıktım. Dinlemeyen kaba insanlardan ve sürekli haklı olduğunu iddia ettiği için avaz avaz bağıranlardan! Mezar taşıma bedbaht yazın. 23 Eylül gecesi bu veda mektubunu size yazdım. 24 Eylül sabahı saat sekiz kırk beşte hayatıma son veriyorum. Pişman değil, üzgünüm. Eylül özünde ölmek için değil, yaşamak için var. Kendimi meydanlıktan yukarı çıkan yolun sonundaki köprüden atacağım. Ruhumdaki  parçalanmışlık ölümümde vücut bulsun istiyorum. Ağlamayanız diyeceğim ama zaten ağlamayacağınızı biliyorum. Elveda!’’

Bünyem alt üst olmuştu. Bir insanın hayatına son vermesine dakikalar vardı ve bunu bilen sadece iki kişiydik. Kağıdı katlayıp cebime koydum. Aynı anda az ötede duran otobüs durağına bakıyordum. Otobüse binip gitmek mi yoksa yürüme mesafesindeki köprüye gitmek mi, kararsızdım. Mektupta bir isim ya da imza yoktu. Belki de bir dalgacının dümeniydi. Mantık süzgecinden olanları geçirmeye çalışıyordum. Otuz yedi geçe otobüsünün duraktan kalktığını gördüm. Ellerim karıncalanıyordu. Bir insanın hayatı biterse ve ben bildiğim halde müdahale etmezsem dengemi kaybederdim. Koşmaya başladım. Sanki akreple yelkovan yerlerinden çıkmış, ete kemiğe bürünmüş beni kovalıyordu. Akrebin kıskacını ensemde hissediyordum. Bacaklarım titriyor, kirpiklerime damla damla terler iniyordu. Ne olduğunu, anlamadan kendimi havalanmış hissettim. Sonrasında kemiklerimi parçalayan ve tarifi  güç  acıyı yaşatan düşüş gerçekleşti. Uzanıyordum. Duyduğum korna sesleri ve bağırtılar arasında yanaklarımın içini dolduran sıcak kanı fark ettim. Gördüğüm son nesne yeşilimsi bir araba kaputu ve dizimdeki ki kemiğin çarpması sonucu kırılan fardı. Sonra her yer siyaha büründü.

‘‘Bildiğiniz gibi değil! ’’

Gazetede ki başlık buydu. Gözlerimi açtığımda beyaz boyalı bir duvar görmüştüm. Bembeyaz ve soğuk. Kısa zaman içerisinde yaşananları öğrendim. Hastahaneye getirildiğimde intihar  edecek kişinin ben olduğu düşünülmüş. Gazeteler, cebime koyduğum mektubu benim gibi basmışlar. Kendime gelip de olanı anlattığımda kahraman ilan edildim. Gazeteler birkaç gün boyunca benden bahsetti. İş yerinden arkadaşlarım arayarak tebrik ettiler. On senedir görmediğim teyzem ziyaretime bile gelmişti. Mutluydum. Farkıma varılmıştı. Beklediğim adamlar nihayet kapıdan içeri girmişti. Herkesin bildiği, konuştuğu biriydim artık. Yolda yürürken anneler, çocuklarına beni gösterecekti. Otobüste herkes yer vermek için yarışacaktı. Markette öncelik benim olacaktı. Olmadı. Daha ayağa kalkamadan unutuldum. Yaşanan olayı kimse hatırlamıyordu. Bunu yanıma yeni yatırılan hastadan anlayabildim.

‘‘Geçmiş olsun, kaza mı?’’

Soruyu duyduğum anda, kafamın içinde şimşekler çakmıştı. Daha dün gazetelerin manşetlerindeyim. Ama şimdi tekrar unutulan adam olmuştum. Üşenmeden bütün hikayeyi yanımdaki adama anlattım.

‘‘Peki mektubun sahibi intihar etmiş mi? Köprüden atlayan birini duymadım ben.’’

Gözlerimi beyaz duvarın üzerindeki grimsi saate dikmiştim. Yelkovan ve akrep birbirini amansızca kovalıyordu. Adamın sorduğu soruyu yaklaşık altı saattir düşünüyordum. Yanımda duran çekmeceye uzandım. Cüzdanımın arka gözünde duran kağıdı çıkardım ve okumaya başladım.

‘‘Eğer ölmezsem kahraman olurum. Bir şeyler mutlaka değişecek!’’

Kağıttan gözlerimi kaldırıp duvara baktım. Sadece fark edilip bilinmek istenen yalnızlığı her zerresinde hisseden biri duvara bakıyordu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın