Saklambaç oynar gibi binaların arasından bir görünüp bir kayboluyordu güneş. Gözümü her kapayıp açtığımda biraz daha uzaklaşıyordu. Renkli bulutlar şekil değiştirip bana duymak istediğim cümleler kuruyordu. Gökyüzüne güzellik katanlar bulut olmalı. Bu denli eğlenceli olmazdı yoksa gökyüzüne bakmak.  Annemin seslenmesi ile aniden irkilip kafamı kitaplarıma gömdüm yine. Beş dakikalık oyunu bile bana çok görmüştü.

“Dersin başlayacak bilgisayarı aç.” dedi gür sesi ile.

Hemen bilgisayarı açıp öğretmenimi beklemeye başladım. Kapıda dikilip ders boyunca beni izledi annem. Ders bittiğinde yanına gidip;

“Anne acıktım!” dedim.

“ Daha yeni yedin. Obez olacaksın! dedi sinirle..

“Bari meyve yeseydim.” dedim.

“ Gelişme çağındasın, beslenmeme dikkat etmelisin. Meyve saatin gelmedi daha.” diye azarladı beni.

Tekrar odama döndüm. Kitapları karıştırıp öğretmenin verdiği ödevleri yapmaya başladım. Ödevlerim bittiğinde seslendi yine annem;

“ Yoğurt saatin geldi.” diye.

Bu evde her şey saatli, her şey planlıydı zaten. Yoğurt saatim geldigine göre kitap okuma saatim de gelmişti. Ne yalan söyleyeyim kitap okumaktan da nefret ediyordum. Ben çizgi roman seviyordum, annemlerde her defasında;

“Seni bunlar geliştirir.” deyip kalın kalın ciltli yazısız kitaplar alıyorlardı bana. Hayatım bu dört duvar arasından ibaretti zaten, ne oynayacak arkadaşım ne de oyun oynayacak alanım vardı.

Beşinci sınıfa gidiyordum ve beşinci sınıfa giden her çocuk gibi şimdiden lise sınavına ve üniversite sınavına hazırlanıyordum. Annem ev hanımıydı ve babam da bir fabrikada isçiydi. Ama ne hikmetse annem doktor olmamı babam ise mühendis olmamı istiyordu. Biz olamadık sen ol deyip kendi pişmanlıklarını benim sırtıma yüklüyorlardı. Ne yapsam memnun olmuyorlardı, ne kadar yapsam hep az geliyordu onlara.

Beşinci sınıftaydım ve bir kere bile sokakta saklambaç oynamamıştım anasınıfından beri. Ah… Ana sınıfı ne güzeldi, etkinlik yapıyorduk, resim yapıyorduk. Gerçi o zamanlar bile en iyisini benim yapmamı bekliyorlardı. Kağıdı en düzgün ben kesmeliydim, en güzel resmi ben yapmalıydım, en güzel çizgileri ben çizmeliydim. Bazen meyve saatimde annem ve babam çocukluğundan bahsederdi. Sabah ezanı ile evden çıkıp akşam ezanı ile eve girdiklerini, okuldan gelince çantayı kapının önüne fırlatıp içeri girmeden koşup dışarıda oynadıklarını anlatırlardı. Ben büyüdüğümde çocuklarıma ne anlatacaktım peki? Benim çocukluğum derslerden heba olmuştu. Annemlerin bildiği tek şey dersti. Başka hiçbir şeyden bahsetmezlerdi benimle konuşurken. O yüzden konunun bana gelmesinden nefret ediyordum.

Bir gün yine annemle babam tartışıyorlardı ilerideki mesleğim ile ilgili. Niyeyse annem dönüp bana sordu, hiç adeti değilken.

“Sen söyle. Sen ne olmak istiyorsun?” diye.

Birden annem ve babamın sorgular gözlerini üzerimde hissettim. Ben de ileride en çok olmak istediğim mesleği söyledim.

“Uçan baloncu!”

Kahkaha atmaya, alay etmeye başladılar.

“O bir meslek değil.” dedi annem.

“Nasıl değil?” diye sordum. “Var ya uçan baloncu, onlar nasıl olmuş?”

Daha da gülmeye başladılar. Neden benimle dalga geçtiklerini anlamıyordum. Uçan baloncu olmak istiyordum, ne vardı bunda bu kadar gülecek?

Babam gülmekten ağrıyan karnından elini çekip gözyaşlarını sildi. Bu büyükleri hiç anlamıyordum zaten, insan neden gülerken ağlardı?

“Neden?” diye sordu alaycı.

“Çünkü çocukları mutlu etmek istiyorum.” dedim. “Anneleri babaları para vermese bile onlara uçan balon vermek istiyorum.” 

“Oğlum nasıl para kazanacaksın o zaman?” diye sordu bu sefer de annem.   

“Kazanmasam kazanmayayım. Ten çocuklar mutlu olsun yeter.” dedim ben de.

Annem saatine baktı, garip bir şekilde gülerken. Aklından ne geçiyordu acaba.

“Ders tekrar saatin başladı. Haydi, odana!” dedi.

“Anne sabah tekrar ettim, yetmez mi?” diye itiraz etmek istedim ama ne mümkün delici bakışları ile gözlerini dikip baktı bana.

Kalkıp paşa paşa odama gittim. Çok canım sıkılıyordu, odamdan başka yer görmüyordum zaten. Ders tekrarımı yapıp yanlarına gittim. Film izliyordu annem, babamsa kulaklığı takmış telefonda oyun oynuyordu. Yavaşça babamın yanına gittim. Annemin yanından eğilerek geçtim fark etmedi bile. Babamsa oyna dalmıştı. Sessizce yanına oturdum. Ne izlesem kardı benim için. Oyna baktım bir süre. Sonra reklam girince annem;

“Çay?” diye sorup babama döndü.

Babamın yanında beni görünce çok kızdı.

“Ne işin var burada?” diye sordu.

“Tekrarımı yaptım. Yanınıza geldim.” dedim.

Daha da kızdı.

“Bu gidişle anca baloncu olursun zaten.” Dedi.

“Baloncu değil, uçan baloncu.” Diye düzelttim sözünü.

“Bir de cevap veriyor, hadi odana. Yarınki derslere hazırlanacaksın daha. Yoğurt saatine kadar okumaların bitsin. Kontrol edeceğim.” dedi.

Yine odama gittim. Duvarlar bana bakıyordu. Duvarlarda değişik insanlara, hayvanlara benzeyen yer yer köyü boya lekeleri ile konuştum ben de. Beni sadece onlar anlıyordu. Bu dünyada uçan baloncudan daha güzel meslek var mıydı? Rengarenk balonlar elinde tüm gün dolaşıyordu. İstediği parka gidiyor, sahillerde, lunaparklarda gönlünce dolaşıyordu. Çocuklar etrafında pervane oluyordu. Bir sürü arkadaşı vardı. Dünya uçan baloncuya güzeldi. Doktor ya da mühendis olup ne yapacaktım ki hem? Tüm gün bir odada oturacaktım yine.  Kararımı vermiştim ben uçan baloncu olacaktım. Ellerimde balonlar rüzgarla yarışacaktım. Bunları düşünürken birden penceremin önünden uçan baloncu geçti, renk renk balonları gökyüzüne dans ederek. Yerimden kalkıp ben de sessizce dans etmeye başladım balonlarla birlikte.

İnci Yılmaz Şimşek

Hükümsüz Kimlikler ve Ölümüne Aşk kitaplarının yazarı.

Reklamlar

By inadinakivircik

Hükümsüz Kimlikler, Ölümüne Aşk ve Öğretmenler için Yaratıcı Yazarlık El Kitabı yazarı

Bir Cevap Yazın