Türkçe öğretmenim, mecaz kelimesini açıklarken pencerelerden örnek vermişti. Demişti ki, dünyada, evlerde, dükkânlarda, yapılarda, arabalarda gördüğünüzden daha fazla pencere var. Çocuk aklı, anlayamamıştım ne demek istediğini. Bir şeyin penceresi olması için saydıklarından biri olması lazım değil miydi? Başka nereye koyacaklardı pencereyi, camı nereye takacaklardı?

Sınıfının boş bakışlarını gören öğretmen gülerek kütüphane rafından roman aldı ve sözlerine devam etti, kitaplarda birer penceredir. Nadir insanlar kitabı içindeymiş gibi yaşar, yani penceresi hep aralıktır. Birçok insan ise okur, uzaktan izler, her şeyin farkındadır ama hissedemez. Satırların arasındaki rüzgârları, aşıkların şiirlerini, hayvanların sesini, karakterin nefeslerini sadece kapalı penceresinin arkasından görür. Sizin pencereleriniz açık mıdır kapalı mı?

Öğretmenimiz dersine devam etmişti ama artık düşünecek büyük sorum vardı; pencerelerim nasıl?

Kitap okumayı sevmeyen birine sorulması gereken en anlamsız soruydu bu, öyle düşünmüştüm o zamanlar. Ama meraktan duramadım. Benim okuma pencerem açık mıydı kapalı mı? Bir kitap aldım, kapağını açtığımda ürperdim. Hissettiğim ürperme, okuduğum kitabın satırları pencereden içeri sızdığı için miydi yoksa penceremin olmaması korkusu mu? ‘Fırtınalı Ocak ayı,’ diye başlayan satırla anladım ki pencerem açıktı, Ocak ayında Rusya’daki kar fırtınası üşütmüştü beni. Gülümseyerek daha okumadığım kitabımın kapağını örttüm ve odamın penceresine baktım, ilkbaharın sıcaklığı ruhu ısıtıyordu. Görmek isteyene pencereler çok fazladır.

Sizin pencereleriniz açık mı?

Reklamlar

By ÜmmüGülsüm Atasoy

Yazar Editör

Bir Cevap Yazın