Kendime bir kahve ısmarladım. Evde düşünceler duvardan duvara çarparken, dışarıda özgürleşsin diye çıkılan bir yolun sonundaki kafede. Boş bulduğum bir masaya oturdum çok kalabalıktı. Eylüldü.. “Düşüncelerim ağrıyor.”

“Yalnızlıktan mı kayboldum, kaybolduğum için mi yalnızım?”

Yalnızlık esti yüzüme bak tutamadım, bir oldular çarptılar yüzüme, ruhuma, en derinlerime. Sahi neresinden tutsam da yalnızlık yalnızlıktır, değil mi?  

Ufaktan esen rüzgarın ardından yağmur damlaları atmaya başladı gökyüzü. Masmavi gökyüzü; hani şu dilek tutulan kayan yıldızları dileğiyle beraber kendine hapseden kapkaranlık gökyüzü! O sırada elimde açık olan okuduğum kitabın sayfasına bir damla düştü. Yağmur başladı. Çok geçmeden kapatıldı gökyüzüne açık olan üst.   

Camlar buğulandı, camdaki damlalar ayrı ayrı süzülürken bir anda birleşip aşağı doğru coşarcasına aktılar. Küçük mutlulukların birleşip kahkaha olması gibi, küçük acıların birleşip insanda iki damla gözyaşı olup insanı öldürmesi gibi… Dışarıda ıslanan insanlar birden koşuşturmaya başladılar ve birbirlerine çarpışarak dans eder gibi sokaktan kayboldular. Dışarıyı izlerken içinde bir üşüme ürpertisi olup üşüyen kadın kahve bardağını daha da bir sıkı tuttu fakat üşüyen şey aslında düşünceleriydi. Evet bu kadın, kısa saçları omuzlarında intihar eden kahve saçlı kadındı.   

Cama vuran damlalar sadece yağmur değil, daha fazlasıydı. Cama vuran hayaller, cama vuran kırık dökük kalpler, cama vuran bekleyişlerdi. “Canlar nasıl ağlarsa, camlarda ağlar..”

Birikmişti sanki bu yalnızlıklar. Birikmişti sanki cama vuran damlalar. “Kahve bardağıma doluyordu bu yalnızlıklar.”

Yan masada birbirine iki yabancı gibi bakıp birbirlerini anlamayan iki ruh vardı, bir olamayan.  

Tam iki masa ötede ise saatlerce başını masadan kaldırmayan vicdanında boğulduğu her halinden belli, belli ki düşünde gittiği çok yeri olan gençten bir adam vardı. Sanki iki adım kadar yakın mesafemde, ama en uzağımda gibiydi. Garson camın altındaki kediye yiyecek verip gelirken ayağına bulaşan çamur için lanetler okuyordu. Akşam olmak üzeriydi. Çok sonradan; ne zaman yandığını fark etmediğim kafede ki ışıklar, camda yağmur damlalarının arasında süzülüyordu. Sokak lambaları uyumuş olmalıydı ki uyandırılmayı bekliyordu o sırada. Buradan bakınca dünya aslında hiç olmamış zaten, gerçekten olsa başından beri varmış gibi olurdu. Islak sokaklar boyunca yürüyen çöpçü çok huzurluydu. Her yerin temizlediği yağmur, huzur bırakıp gitmiş gibiydi. Çöpçü ilk kez huzurla tanışmıştı sanki. 

Hepimizin sonu, kimlerin başlangıcına hediye? Rüzgarın buram buram getirdiği bir şey vardı. Bu o yağmurdan sonraki içimizi saran toprak kokusu değildi. Bu koku, cama vurup kırılan hayallerin hazin kokusu, bu dökülen şey ezilen kalplerin kan akışı, bu ağlayan cam değil can gözyaşı… Herkes onu yaşıyor sanıyorken o ölüyordu, yalnızlığı o kadar kalabalıktı ki, yolda gören ‘güzel ve yalnız kadınmış’ dediği anda o daha da kalabalıklaşıyordu, kimse bilmiyordu. Dünyanın yalnızlığını yutmuş gibiydi, midesi bulanıyordu bu yüzden hep. Düşüncelerini kafasından atamağı her an içi daha da bir daralıyordu. Bir şeyler yapmalıydı ama ne?, diye düşünürken kahve dağınık saçları yüzüne doğru geldi. Düzeltmeye bile yeltenmedi. Etraf suskundu, o ise içindeki suskunluğuna daha fazla harfler atamıyordu. Yüzü sararmıştı, hemen cama yapışan sararmış ağaç yaprakları gibiydi. İçi titriyordu. Sonra daldığı yerden koptu, ağacından kopan bir yaprak gibi ve kitabını okumaya devam etti ama bu mümkün değildi. İçinden bir ses: Durma yürü, durma yok ol, şehrin karanlık sokaklarında ıslan, git uzaklara kendinden bile git diyordu. Belki gözyaşın yağmura eşlik eder çoğalırsınız, diyordu ikinci bir ses. Yağmur ne diyor dinle, diyordu üçüncü bir ses. Müzikte yoktu zaten mekanda. Absürd bir yerdi zaten. Gözlerimde; bağıranlar çağıranlar, susanlar, sevenler, sevilenler, sevildiğini sananlar, yalancılar, ölenler, yaşayamayanlar, katiliyle yaşayanlar, küfürbazlar, bekleyenler, azmettiricileriyle oturanlar, gidenler, kalanlar, suskunlar, haykıranlar, yüreğini susturanlar, aklını konuşturanlar, acıdan geçenler, hani bu acı geçecekti diyenler, özleyenler, özlemekten canı çıkanlar, hafızasını silmeye çalışanlar, unutanlar, yorulanlar, ısınmak için daha bir sıkı sardığı bardağı elinde kıranlar, eli değil içi yananı görmeyen aptallar, kendini savaşta zanneden yıkıklar, varlığı yetersiz bile olamayacak kadar aslında hiç olmamışlar, kazandık diye sevinen aptal beyinler, insanları aşağılayan, küçümseyen, dalga geçen fakat bir gün kendi dalgasında boğulacağını düşünmeyen sivriler, zafer kutlayanlar, aldatanlar, hep inananlar, mutlular, kandırılanlar, korkaklar, hepsi ama hepsi burada. Bu musun alçak dünya? İşte bu kadar küçüksün çünkü artık yoksun. İnsanları yok ettiğin için, şimdilerde kendi acizliğinde komiksin.   

Diye düşünürken yan masadan bir ses geldi; bu az evvel ki iki yabancı gibi birbirine bakıp birbirini anlamayan iki ruhun konuşmasıydı: 

Duyuyor musun sesi?   

Hangi sesi?  

Duymadığın sesimi…(ziyanı yok dedi ve bir daha gelmemek üzere masadan kalkıp gitti kadın) Ve birden oyun çözüldü.  

Masada tek kalan adam, az evvel iki masa ötede tek başına oturan, masaya saatlerce bakıp hayallerine giden adamdı. Bu adam, hikayenin asıl öleni ve kahramanı olan kahve saçlı kadının düşündeki katiliydi. Ve aslında… ve aslında kafede hiç kimse yoktu…Evet en başından beri.  

Peki ya çöpçü, o da mı aslında yoktu? Diyecek şimdi okurlar. Evet o da yoktu. Yaptığı hataların pişmanlığı ve affedilmeyecek olan bir ruhun vicdanıyla baş başa kalıp her an yüzleşmeye mahkum alkolik bir ayyaş adamdı o da. Kahve saçlı kadını öldüren adam.  

Peki ya garson o da mı…? Evet. O da hiç tanımadığı genç kadını, çöp atmaya yollamış, genç kadına istenmediğini düşündürüp gururunu kırmak isteyen yaşlı bir kadındı.  

Peki ya karşıda oturan iki yabancı ruhtan biri nasıl öldü? (Öldürüldü)  

Bir gün kadın adama; “Sana kitap okuyum mu?” dedi. Adam; “Sonra okursun” dedi. Başka bir gün kadın adama; “Seni görmem gerek” dedi. Adam; “Yarın” dedi. Ertesi gün kadın adama; “Seni hatırlamam gerek” dedi. Adam; “İşim var” dedi. Ve daha fazlası. 

Kadın yarım yarım ölmüştü… Şimdi son bir hamle olan denizin sularına kendi cesedini bırakması kalmıştı.  

Elindeki kitabı kapattı. Bomboş yolu izlemeye devam etti, dünyadan dışlanışını.. 

Evrende yok olmaya mahkumsun dünya. Asıl oyun yeni başlıyor. İyi seyirler! 

Reklamlar

By seyhanhas

Dökülen harfleri tutan blog yazarı

Bir Cevap Yazın