Üzerine çöken umutsuzluk bulutu ile aniden yağmaya başladı yüreğinde biriktirdiği yağmurlar.  Gözyaşlarına bir türlü engel olamıyordu. İki göz yalnızlıkta  tek başına geçireceği ilk bayram günüydü bu. Neredeyse dört aydır iş arıyordu. Öyle iş beğenmeyen tiplerden de değildi üstelik. Tarla çapalamaktan, kanal temizlemeye, amelelikten hamallığa her işi hiç gocunmadan yapıyordu, yeter ki evine akşam ekmek götürebilsindi. Ama üç tarafı işsizlikle çevrili İstanbul’da elini kime atsa iş arıyordu, hangi taşı kaldırsa yoksulluk bulaşıyordu eline.

İstanbul dilini bilmediği insan kaynıyordu ve bu dilini daha önce hiç duymadığı, haritada yerini sorsalar dahi göstermeyeceği ülkelerden iş umudu ile gelen insanlar sigortasız çok ucuza çalışıp günlük yevmiyelerin fiyatını da düşünüyordu. Ah… Bin bir umutla geldiği İstanbul’dan şimdi belki de başı dik, korkusuz çıktığı köyüne boynu bükük, ezik dönmesi gerekecekti.

Hayır böyle olamazdı, olmalıydı. Bugün bayramdı, bayram demek umut demekti. Bayram demek ailece toplanan sofralarda gülüşen mutlu çocuklar demekti. Bayram demek bir çocuğun gözündeki mutluluk demek, şeker, tatlı demekti, bayram olmak çocuk olmak demekti, çocukluk demekti. Bayram demek tıka basa yenen tatlı ve şekerden sonra gece yataktan kalkıp istifra etmek, ateşlenmek demekti. Bayram demek; ikinci günün sabahında  mevsim ne olursa olsun karın ağrısı ile uyanıp aç karna nane limon içmek demekti. Arifenin suyuyla yıkamak demekti, anneannelerin, babaannelerin çocukların ellerine yaktığı bayram kınası demekti.

Hayır! Umudunu yitirmemeliydi. Aksine, bugün tüm umudunu kuşanmalıydı. Kendisine verdiği son gündü belki bu. Kendisi için büyük bir karar alması gerekecekti belki de, kim bilir? Umut, neredeydi umut? İstediği kadar arasın içinde umuda dair en ufak bir kırıntı bile bulamıyordu. Bulmasını istese annesi hiç bu kadar yükseğe saklar mıydı umutlarını? Geleceğe dair hiçbir umudu kalmamıştı, çocukları için direnmeliydi. Ama yoktu işte bugüne dair umudu ya da en kötüsü geçmiş güne dair bir umudu bile kalmamıştı. Hem dün hem bugün hem de yarın aynı kalemden çıkmamış mıydı zaten? Berbat bir senaristin elindeki figürandı arka sokaktaki kalabalıktan geçen.  Onunsa payına yine umutsuzluk, onun payına yine çaresizlik, payına yine yokluk, payına yine yalnızlık, yine işsizlik düşmüştü. Çocukları geldi aklına. Çocuklarını düşünen her babanın dudağının sol kenarı yukarı doğru istemsizce kalkar, omuzları titrerken. Her baba çocuğunu düşününce mutlu anlarını düşünür, yaptığı yaramazlıkları, çocukça cevapları düşünür. Ama Coşkun’un aklına sadece çocuklarına verip gerçekleştiremediği sözleri geldi. Başını önüne eğdi göz yaşları artık yanaklarında çizdiği yolu takip etmiyor, betona direk akıyordu.

Bugün bayramdı ve bayrama yalnız giriyordu, üstelik beş parasız. Otobüse binmek bile onun için lüksü. İstanbul’un bir ucundan bir ucuna yürüyerek giderdi. Akşamları gideceği mesafenin kilometresini çıkarır, hızına göre kaçta kalkacağını hesaplardı. Orta hızda yürürse bir kilometreyi yirmi dakikada yürürdü, hızlı yürürse bir kilometreyi on beş dakikada yürürdü ama İstanbul’un telaşlı hızında yürürse bir kilometreyi on dakikada kat ederek günün kahramanı olurdu. Bu da cepte kalacak yirmi lira demekti. Öyle küçümser bakmayın kendi parasını kendi alın teri ile kazanan için yirmi lira büyük paradır, düğünde akrabaya takılan cinsten… Akşamları zaten fazla oturmazlar. Işıkları kapatıp sohbet eder, masallar anlatır havanın kararmasının üzerinden çok bir vakit geçmeden, henüz yatsı ezanı okunmuşken yatmaya giderlerdi. Geceden tüm hesaplarını yapar, insanların koyunları saydığı saatte o yatağında nereden kırpsam da tasarruf etsem derdinden kuruşları sayardı.

Ah, Coşkun! Hep boynu bükük bir baba olarak yaşadı. Çocuklarına hiç bir bayram doya doya, istedikleri kadar şeker yediremedi. Karısını düşündü bir an güzeller güzeli, alımlı, dirayetli karısını. Ebru toplumun bir kadına dayattığı; çok güzel, çok alımlı sıfatlarını başarıyla taşıyan bir kadın olmasının yanı sıra çalışkan, girişken, pratik zekalı bir kadındı. Ebru tüm güzel sıfatların buluştuğu yeryüzündeki yegane adres gibiydi. Coşkun’un yaşamaya şükür ve hayret sebebiydi. Akşamdan arife suyu ile yıkadığı saçlarını bigudi gibi kıvırdığı gazete parçaları ile sarar sabah kimse uyanmadan açıp çocuklarına sürpriz yapardı. Ne uzun düşünmüştü Coşkun! Ne vakit evden çıkmış amele kaldırımında sıraya girmişti? Vakit nasıl geçmişti? Neredeyse öğle olmuştu. Ne arabaların camlarından elini uzatanlar eli ile onu gösterip çağırmış, ne de ellerinde liste ile kamyonetlerle, minibüslerle gelen çavuş diye tabir ettikleri şefler parmağı ile onu göstermişlerdi. Coşkun kentin tüm işsizliğini sırtlanmış iş bekliyordu. Ama bugün de işsiz geçmişti. Eve kafasında kurduğu planlarla dönmek dışında  yapacak hiç bir şeyi kalmamıştı.

Coşkun  cebindeki son para ile intihar etmek istemiş parası intihar etmesine bile yetmemişti. Ne benzin ne halat ne de ilaç alabilmişti bu para ile.  İntihar etmek bile lüks olmuştu bu devirde. Taksiye binse; köprüde midem bulanıyor, deyip inse… O da olmayacaktı. Sonuçta borçlu gitmek istememişti. Alacaklıydı bu zalim dünyadan. Evet, evet! Alacaklıydı bu dünyadan.

Sevdikleri ile beraber olmak yerine şimdi tüm pişmanlıkları sırtlanmıştı. Yaşamın bu acı yükünü  artık kaldıramıyordu. Evlatlarına baba olamamanın hayal kırıklığı yüreğini bir mengene gibi sıkıyordu. Bir baba için en acı şey de bu olmalıydı herhalde; evlatlarının en çok ihtiyaç duyduğu zamanlarda yanlarında olamamak. Evlatlarını yaşatamamak. Ölememek belki de. Askerlik yaptığı süreci düşündü, ölememişti bir türlü.  Belki de o zamanlar, askerlik yaptığı zamanlar, canını cephede bıraka bilseydi, evladı olmayacaktı belki de, hiç kök salmayacaktı bu dünyaya.  Evlatları onun tabutunu okşamak zorunda kalmayacaktı.

Evet, evet! Coşkun’u anca boğazın suları paklardı. Bunca acıyı bunca yükü ancak su temizlerdi. Suda arınabilirdi Coşkun pişmanlıklarından. Son defa aradı anne ve babasını, karısını ve çocuklarını bayramını kutladı. Çocukları ile konuşurken gözleri doldu, karısı ile konuşurken özür diledi yapamadıkları için, veremedikleri için çaktırmadan helallik istedi samimiyetle. Artık gitme vakti gelmişti, dünya sofrasından bir boğaz eksilmişti. Boğaza karışan bir boğaz daha…

İnci Yılmaz Şimşek
Hükümsüz Kimlikler ve Ölümüne Aşk yazarı.

Reklamlar

By inadinakivircik

Hükümsüz Kimlikler, Ölümüne Aşk ve Öğretmenler için Yaratıcı Yazarlık El Kitabı yazarı

Bir Cevap Yazın