‘’Takvim yapraklarının tek tek miladını doldurup birbirine tutturulmuş 364 kağıttan ayrılışını izlemek gibi bir şeydi hayat benim için. Her bir yağmur damlasının hevesle, sabırsızlıkla ve bir an önce bulutundan ayrılmayı beklemesi gibi. Evet doğru; günler günlere, aylar aylara, yıllar yıllara eklenip takvim yaprakları miladını doldurduğu halde ben hala bulutundan ayrılmayı bekleyen yağmur damlası gibiyim…’’
Bunları yazdı, defterini kapattı, ayağa kalktı Başar. Derin bir iç çekti. Sanki içine aldığı her nefesle kaybettiği vakti telafi etmeye, ömründen kopan o takvim yapraklarını geri getirmeye çalışıyordu. Bir süre daha ayakta olduğu yerde kaldı, sonra yavaşça pencereye doğru yürümeye başladı. Pencereye doğru geldiğinde dışarıyı izlemeye koyuldu. Dışarıda kar yeryüzünü bir battaniye gibi örtmüş, tatlı tatlı atıştırıyordu. Şubat ayının sonlarında olmalarına karşın dışarıda yeryüzünün hala karla kaplı olup, soğuk havanın etrafı hakimiyeti altına alması şaşırtıcıydı. Pencereyi açtı, soğuk havanın odanın içine dolmasına, rüzgarın yüzünü hafifçe okşamasına izin verdi. Elini pencereden dışarıya doğru uzattı, avuç içine kar tanesinin süzülerek konmasını izledi. Sanki bir bebeği elinde tutarmışçasına, onu incitmemeye çalışıyormuşçasına elinde tutuyordu kar tanesini. Erimesini istemiyor gibiydi. ’’Bu kar tanesi masumiyeti simgeliyor’’ diye düşündü Başar. ‘’İnsanın doğumundan ölümüne kadar ki olan masumiyetini… Her birimiz zaman içinde bebekliğimizdeki halimizle kalamıyor, masumiyetimizi yitiriyoruz. Ama buna rağmen içimizde hala masumiyet kırıntıları var. Çoğumuz bunu unutup ruhunu iyice canavarlaştırsa da var, ben inanıyorum ve inanmaya devam edeceğim. Birazdan bu kar tanesi elimin ısısıyla eriyecek, zaman içinde eriyen masumiyetimize olduğu gibi! Ne mutlu masumiyetini koruyup da masum kalan ve ruhunu canavarlaştırmayan insanlara!’’

Reklamlar

Bir Cevap Yazın