İnsan, uçsuz bucaksız zaman kavramının herhangi bir bölümünde yine uçsuz bucaksız bir evrenin, boyutu rakamlarla ifade edilebilecek kadar küçük olan bir gezegeninde (Dünya); teolojik olarak yaratılmış, bilimsel olarak meydana gelmiş ve evrimsel olarak da türemiş, çoğalıp gelişebilen ve en önemlisi de “düşünebilen” sistemsel bir varlıktır.

            Bu yazımda sizlere biz insanların yine tıpkı bizim gibi “insan görünümlülerle aralarındaki ilişkiden ve düşünce yapısının evrimsel gelişiminden bahsederek felsefi ve sosyolojik çerçeveden insan varlığının ayırt edici özeliğini irdelemeye çalışacağım.

            Dünya üzerinde geçmişte yaşamış ve günümüzde halihazırda yaşam sürdürmekte olan milyonlarca tür arasında insan, düşünce ve zekâ bakımından gelişmiş, baskın bir tür olsa da günümüz insanının neredeyse büyük bir bölümünün bu gelişmişliğe ve baskınlığa ulaşamadığını görmek yani birçoğunun “insan görünümlüler” sınıfında yer aldığını görüp bilmek hiç de iç açıcı bir durum değildir.

            Doğduğumuz ilk andan itibaren sosyolojik çerçevede aldığımız ilk unvan “kişilik” unvanıdır. Henüz ayaklarımız yere basmadan; ellerimizle birtakım şeyleri kavrayamadan ve gözlerimizi bile doğru düzgün açamamışken sırf biyolojik olarak meydana gelip fiziksel olarak yer kapladığımız için toplumun bir üyesi olmuş oluruz bile. Ancak sosyolojik çerçevenin dışına çıkıp işin içine bazı felsefi düşünürleri koyarsak yani onların çerçevesinden bakacak olursak tüm insanlar kelimenin tam anlamıyla “kişi” olarak lanse edilemezler. Onlara göre; birisinin insan görünümünde olması, dışarıdan bakıldığında insana benzemesi ona gerçekten insan sıfatının takılmasında tek başına yeterli değildir.

Kişiye/kişilere gerçek anlamda insan sıfatını yükleyebilmemiz için belli başlı özelliklerin bulunması şarttır. Gelin bu özellikleri beraber inceleyelim;

                        DÜŞÜNCE YAPISI (AKIL)

            Şüphesiz biz inşaları diğer tüm canlı türlerinden üstün kılan, onlardan ayırt eden ve farklı olduğumuzu bize hissettiren en önemli olgu düşünme gücümüzün var oluşudur. Bu cümleyi Aristoteles’in “insan öncelikle akla sahip bir varlıktır.” sözü ile destekleyebiliriz.

            Konuyu antropolojik olarak ele aldığımızda karşımıza insanın fiziksel gelişimi ile düşünsel evrimi ve gelişimi arasında diyalektik bir bağ olduğu çıkıyor. Nedir bu diyalektik bağ? İnceleyelim…

            İnsan, evrimsel süreçte birtakım adaptasyonlara maruz kaldığı için bazı fiziksel özelliklerinden feragat etmek zorunda kalmış ve bu sebeple körelmeler meydana gelmiştir. Bu da insanın fiziksel manada doğada yaşam süren “güçsüz” varlıklar arasında olmasına sebep olmuştur. Ancak doğa karşısındaki fiziksel güç eksikliğini düşünsel gelişimi ve becerileri ile dengeye koymuş, hatta işi daha ileri boyutlara aktarmış olacak ki, doğa üzerinde egemenliği sağlayıp ona kendi yasalarını dayatarak bir nevi değişiklikler meydana getirmiştir. Bu bağlamda Amerikalı filozof ve psikolog William James’ in “insan, düşüncelerini değiştirerek hayatını değiştirebilir.” sözü tam anlamıyla altına imza atılası türden bir sözdür.

            Ne yazık ki bugün Dünya aleminde yaşam sürmekte olan, onu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği yani düşünceyi kullan(a)mayan “insan görünümlüler” hala mevcuttur. Bu yüzden bizler eğer gerçekten diğer canlılardan ayrılarak “insan” kavramına layık olmak istiyorsak zor ama önemli olan bir şeyi başarmalıyız: düşünmeliyiz! Unutmayalım ki, “düşünce güçtür…”

“Düşünüyoruz o halde varız, aksi taktirde sadece bir varlığız.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın