Site icon KÜNYE ONLİNE

İNSAN HAKLARI ÇERÇEVESİNDE KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI

Reklamlar

Gözde YAKUT

Editör: Aycan Akgül – Simge Armutçu

Kötülük, suç, vahşet nedir ve nasıl ele alınmalıdır? Peki ya adalet, hak, hukuk? Hannah Arendt’in “Kötüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te” adlı eserinin konu aldığı Yahudi Sorunu dünyada örneği çok nadir görülecek bir felaketin adı olmuştur. Eser, kendisi de aslen bir Yahudi olan Hannah Arendt’in, eski bir Nazi subayının İsrail’deki yargılanma sürecini inceleyerek kaleme aldığı yazı dizisinin genişletilmiş halidir. Arendt meseleyi, beklenen tutumların tam aksine, olabildiğince farklı, tarafsız bir şekilde ele almış ve çarpıcı tespitlerde bulunmuştur. Eichmann nezdinde Nazi yönetiminin anti-semitist uygulamaları ve insanlığa karşı işlediği suçlar, hukuki bir davanın ilerleyişine yönelik eleştirilerle birlikte Arendt’in felsefi ve politik sorgulamalarıyla derin analizlere tabi tutulmuştur. Bu süreçte özellikle Yahudi grubunun beklentisi, Eichmann’ın ne kadar da gaddar, vahşi, sapkın, azılı bir Yahudi düşmanı olduğunu okumaktır. Ancak Arendt’in meseleyi çok farklı bir biçimde ele alması onu bir anda hedef tahtasına oturtmuştur. Belki de Arendt’in Nazi partisiyle güçlü bağları olan eski hocası Heidegger ile olan kalbi ve fikri bağı bu yönde bir bakış açısı ve üslup belirlemesine yön vermiştir.

Eserin ilk bölümünde Adalet Evi başlığı ile Eichmann duruşmasının yapıldığı o atmosfer ele alınır. Azılı bir anti-semitist olmakla suçlanan ve Yahudi devletinde yargılanan Eichmann için savcının ve iddia makamının “onu sadece Yahudilere karşı işlediği suçlarla değil, insanlığa karşı işlediği suçlarla da yargılayabileceklerini, zira İsrail’in etnik ayrımcılığı yapmadığı” iddiası son derece ironiktir.  Çünkü onlara göre Almanya’daki Nürnberg duruşmalarında savaş suçlarının tüm uluslara etkileri ele alınırken Yahudilerinki yeterince dikkate alınmamıştır. Bunu hakkıyla dile getirebilecekleri tek yer İsrail olup bu suçları ilişkilendirebilecekleri isim ulaştırma sorumlusu Eichmann’dır. Oysa Arendt’in deyişiyle, “Adalet böyle şeylere müsaade etmez; mahremiyet gerektirir, öfkeden ziyade kedere müsamaha gösterir ve spotları kendi üstüne çekmenin bütün o güzel hazlarından büyük bir özenle kaçınmayı emreder.” (Arendt, 2009:16)

Suçlamalara ve ölüm cezasını gerektiren iddianameye karşı kendisini suçlu hissetmeyen Eichmann, sorumluluğunu hukuka değil, yalnızca Tanrı’ya karşı hissetmektedir. Bölümün temel vurgusu felsefe ve teoloji için önemli bir araştırma sahası sunarken ayrıca bizlere Theodise, yani kötülük problemini işaret etmektedir. Eichmann’ın anlayışına göre dünyadaki mevcut kötülüklerden Tanrı mükelleftir. Tanrı’nın yaratışı adildir; kötülükleri yaratmasının da mutlak bir doğruluğu ve geçerliliği vardır (Cevizci, 2003:387).Bu bakış açısı, Eichmann’da olduğu gibi, kötülüğü yapanları bu gerekçenin ardında saklanmaya iter. Eichmann’ın konuyu Nazi işleyişi içindeki hiyerarşik bir düzen kapsamında görmesi ve kendisinin emir-komuta zinciri dışına çıkmadığını iddia etmesi rasyonel bir insanın edimlerinde iyiyi ve kötüyü seçebileceği anlayışını çarpıtmaktadır. Eichmann’ın bu duruşu, Arendt’in kitaptaki temel tezi olan Kötülüğün Sıradanlığı başlığının yolunu çizecektir. Eichmann, kendi tabiriyle, büyük bir çarkın dişlisidir. Arendt’e göre de mahkemede portresi çizilen kişi bir şeytan değildir; vicdani ve akli melekelerini bürokrasi uğruna kaybetmiş bir görev adamıdır ve neden olduğu dehşetin vicdani sorumluluğuna haiz değildir. Tanrı’nın kötülüğü yaratması ve bu dünyanın adaletinin meşruiyetini müdafaa etmesi gibi Eichmann da eylemlerinin meşruiyetinin, yaşadığı dönem ve içinde bulunduğu örgüt için meşru ve haklı olduğu iddiasındadır.

Eichmann’ı, onun rütbeli komutanı Himmler’i ve onlar gibi katilleri güdüleyen sebep akıllarındaki ya da bedenlerindeki patolojiler değildir. Onlara göre yaptıkları, Führer tarafından ancak iki bin yılda bir verilen ulvi bir göreve itaat bilinciyle attıkları imzalardan ibarettir. Kötülüğün sıradanlığı da buradadır işte. Bu kimseler yaptıkları karşısında, “İnsanlara ne korkunç şeyler yaptım!” demek yerine, “Görevlerimi yerine getirirken ne korkunç şeyler görmek zorunda kaldım; bu görevin omuzlarıma yüklediği yük nasıl da ağır!” (Arendt, 2009:114) demeyi tercih etmektedirler.

Eichmann’ın kendisini büyük Alman filozofu Immanuel Kant’ın Ödev Ahlakı öğretisinden hareketle savunmaya çalışması özenle ele alınmaktadır. Kant’ın öğretisinde insanın aklı, eylemlerin ve hukukun anahtarıdır. Kişi girdiği yolun doğruluğundan kendi pratik aklını kullanarak emin olur; ediminin ahlaka uygunluğu ödeve sorgusuz itaatiyle değil, bizzat edimin de ödevin de akla ve ahlaka uygun olduğunun bilinmesiyle mümkün olmaktadır. Oysa Eichmann zaten akıl ve vicdandan yoksun olarak hazırlanıp uygulanmış Nazi rejimini bir de kendi akıl süzgecinden geçirmeden uygulamış, üstüne üstlük bunu bir de Kant’ın adını kullanarak meşrulaştırmaya çalışmıştır. Bu davranış, “özrü kabahatinden büyük” deyimini akıllara getirmektedir. Arendt bu çarpık kullanımı Almanlara özgü bir yasaya uyma anlayışı ile açıklar. Buna göre, “Yasalara bağlı olmak insanın salt yasalara uyması anlamına değil, uyduğu yasaları kendisi koymuş gibi hareket etmesi anlamına da gelir. Ancak görev duygusunun ötesine geçince başarılı olunacağı inancının kaynağı budur.” (Arendt, 2009:144).Birkaç küçük vicdani kriz ve bunalıma rağmen mutlak bir Alman bürokratı vasfına sahip olan Eichmann bu anlayışın bir temsilcisidir. Onun temsil ettiği bu duruş daha pek çok benzer örgütsel yapı ve cemaat için de geçerlidir. Özellikle söz konusu yasaların ve kuralların hak, adalet, doğruluk gibi kavramlardan bağımsız ve keyfi olarak hazırlandığı örgütsel yapılarda bu duruşun sağlamlığı, neden olunacak vahşetin büyüklüğüyle doğru orantılıdır.   

Başka bir örnekle, Platon’un “Sokrates’in Savunması” adlı eserinde, infaza mahkûm edilen Sokrates’in bürokrasiye ve adalete olan bakış açısı incelebilir. Bireyin iyiliği, ahlaki gelişimi ve kendisini gerçekleştirip potansiyelini hayata tam olarak ve doğru geçirmesi için var olan devletin ve varlık sebebi iyilik ve adalet olan hukukun kötü olamayacağını iddia eden Sokrates açısından sorun devlette ve yasalarda olmayıp devleti temsil edenlerde ve yasaları uygulayanlardadır (Cevizci, 2009:74).Sokrates, savunmasında hukukun üstünlüğünü kabul etmekle beraber burada bir paradoks olduğunu kendine özgü alaycı tavrıyla belirtir. Suçlu olduğunu kabul etmez fakat aynı zamanda idam hükmüne de itiraz etmez. Onun asıl hedefi Atina demokrasisinin absürtlüğü ebediyen sergilensin diye kendini ölüme mahkûm etmektir. Savunmasında da açıkça belirttiği üzere, kendisinin bilge olmadığı halde öldürüldüğü için yüceltileceğini ve onu öldürenlerin ise sorumlu tutulacağını, kendilerine küfredileceğini bilmektedir (Platon, 2012:38c).Ayrıca şunun da farkındadır ki kaçması ya da sürgünü tercih etmesi, yönetimin de işine gelen bir olaydır. Tüm bunların bilincinde olan Sokrates bilerek-isteyerek ölümü seçmiştir. Çünkü bu ölüm şekli onun öğretim metodunun ve alaycılığının doruk noktasını oluşturmaktadır. Bu yöntemle amacına ulaşmış ve Atina demokrasisinin ne kadar absürt bir yönetim biçimi olduğunu gözler önüne sermiştir. Belirtmek gerekir ki Sokrates’in eleştirdiği demokrasi yönetimle hiçbir alakası olmayan, özündeki iyiliği ortaya çıkaramamış ve erdemden, yani bilgiden uzak olan insanların devlet işlerinde söz sahibi olduğu demokrasi, kısacası tam olarak Atina demokrasisidir. Onun herkesin eğitilebileceği yönündeki fikirleri -düşünülenin aksine- eleştirisinin demokrasiye değil, eğitilmemiş kimselerden oluşan demokrasilere olduğunu gösterir. Bütün bunlardan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz ki Sokrates’ten beri iktidarın, bürokrasinin kimler tarafından yönetilmesi gerektiği konusuna uzun uzun kafa yorulmuştur. Burada Naziler ile Sokrates’in infaz kararını veren bürokrasinin ortak noktası Sokrates’in herkesin yönetimin başına geçemeyeceği, bu konuda yeterli eğitim ve erdem sahibi olunması gerektiği düşüncesidir. Zira Sokrates her şeyden önce erdeme sahip ideal yurttaşlar yetiştirmek ve bu sayede herkesin mutlu olduğu ideal bir toplum düzeni oluşturmak için yönetimdekilerin erdem ve bilgi sahibi kişiler olması gerektiği adına sağlam bir duruş sergiler.

Erdem konusuna gelince aklımıza 12 Kızgın Adam filminin gelmesi muhtemeldir. Babasını öldürdüğü iddia edilen çocukla ilgili kalıp yargıların kanıt niteliğinde olması 11 jüri üyesine yetiyordu. Çocuğun kenar mahallede yetişmiş olması bile babasını öldürebilecek potansiyel taşıması için bir neden niteliğindeydi. Ele aldığımız eserde de Nazilerin Yahudilere yaptıklarının kökenine indiğimiz zaman kalıp, ırkçı yargılardan türediği görmekteyiz. Bu da Sokrates’in yönetimde insanların erdem/eğitim konusunda neden yeterli olması gerektiğini bize bir kez daha hatırlatıyor. Ve şunu da belirtmek gerekir ki Arendt’in Eichmann’a olan bakış açısını bu örneklerle belki de daha iyi anlayabiliyoruz. Arendt’in, sağ kalan Yahudi sanıkların ifade verirken ne kadar güç olursa olsun olabildiğince yansız olmaları gerektiği düşüncesini de 12 Kızgın Adam felsefesi açısından düşünürsek daha iyi anlayabiliriz.

On dördüncü bölüm olan Kanıtlar ve Tanıklar davanın seyrinde, dünyanın en büyük kampı olan Auschwitz kampından (Alman Nazi toplama ve imha kampından) canlı kalan tanıkların ifadelerinin değerlendirildiği bölümdür. Bu kısımda Arendt, hakikatin aslıyla ortaya çıkması ve mutlak adaletin sağlanması için tanık ifadelerinin dahi “saf bir ruh, katışıksız bir akıl ve yürek masumiyeti” gerektiren bir erdemlilik içinde kalması gerektiğinin altını çizer. Sözü edilen duruşmada bunu başarabilen yalnızca bir kişi olduğunu da belirterek onun az ve öz ifadesinin böyle büyük bir trajedideki gerçekliği yalın biçimiyle anlatmayı sağlamadaki önemine dikkat çeker.

Ek isimli son kısımda Arendt, raporun yayımlanmasının ardından kopan fırtınalara değinir ve aslında ne demek isteyip ne demek istemediğine de açıklık getirmiş olur. Kötülüğe ilişkin genel-geçer bir tez ortaya atmadığını, bu çalışmayla yalnızca Eichmann’ın duruşmadaki haline ve iddia-savunma tutanaklarına odaklanarak bu görüşünü ortaya koyduğunu belirtir. Onun asıl derdi adalet mekanizmasının doğru işleyişidir. Arendt’in bu çalışmadan yaklaşık 10 yıl önce kaleme aldığı İnsanlık Durumu adlı eserindeki modern dünyaya bakışı da dikkate alındığında ne demek istediği daha iyi anlaşılabilir. İnsanların, özellikle de bilim, askeriye, bürokrasi gibi insan toplulukları üzerinde hükmetme gücü olan insan eylemlerinin sonuçları bazen hiç beklenmeyen, feci olumsuz, trajik yerlere gidebilir. Ancak insan, kendi insani varoluşuyla bu düğümü çözebilir. Bunun için öncelikle düşünmesi ve eylem ile düşünce arasındaki bağı yeniden inşa etmesi gerekir. Eichmann’ın durumunda hem Eichmann hem de mahkeme açısından yer yer eksik kalan aslında böyle bir şeydir. Kitabın geneline yayılan Yahudi sorunundan ve Eichmann davasından bağımsız olarak ele alınan örnekler ve sorgulamalar esasen her ülkedeki adalet işleyişini bağlamaktadır. Öyle ki güncelliğini halen korumaktadır. Örneğin 2010 yılında Judith Butler, Arendt’i ve eserini konu edinen oldukça önemli bir yazı kaleme almıştır. Yahudi meselesi ve ona özgü bir davayı ele alıyor gibi görünmesine karşın içindeki birikim bu özel meselenin çok üzerindedir ve fazlasıyla derindir. Eichmann gibi örnekler geçmişte olduğu gibi günümüzde de halen karşımıza çıkmaktadır. Onun içinde bulunduğu örgütsel yapıyı ve işleyişini anlamak sanıldığından daha fazla önem taşımaktadır. Bu pencere benzer suçları kapsayan ve duygusallıktan sıyrılıp hakkaniyetle ele alınmayı gerektiren durumlarda çizilecek yolu da göstermektedir. Ayrıca öfkeye, acıya, intikama mağlup olup hakikati görememe ihtimalini bertaraf etmektedir.

Yazımı Hannah Arendt’ten yaptığım birkaç alıntı ile bitirmek istiyorum:

      KAYNAKÇA:

Araç çubuğuna atla