Bileklerimdeki acı yine yokluyordu beni. Buradayım diyordu, “diğer acıların gibi ben de buradayım.” Etrafımda insan seli akıp giderken, ben acının, bileklerimde kendinden bahsedişini dinliyordum. Hava nemliydi. Yerler bir saat önce yağan yağmurun izlerini taşıyordu. Kara bulutların kapladığı gökyüzü, çocuğuna kızıp, söylenen sinirli bir anneye benziyordu. Ben, ruhumun güneşte içini gösteren astarından bakıyordum etrafıma, birazım orada, çoğum kendi içimde. Garip haller vardı üzerimde. İnsanlar beni görüyor muydu? Ben var mıydım?

Tam da o an hissettim içimde onu! Gerçek olup olmadığını defalarca teyit etmeye çalıştım. Yaşam kurallarına aykırı oluşu beni tereddütte bırakıyordu. Neydi o yaşadığım?
Bileklerimdeki acı ile söyleşiyorduk, beni tren garına götürecek dolmuşu beklerken. Saati çalışmayan saat kulesine bakıyordum o an. Daha feryadını duymadan, sesinden önce hüznü yayılmıştı etrafa. Evet evet hüznü. Önce saçlarımda hissettim o hüznü, sonra ensemden aşağıya doğru süzülüşünü ve sonra, kalbimin içinde, yabancı bir şehirde kaybolmuş, sağa sola koşuşturan biri gibi gezinmesine şahit oldum. Bu nasıl bir hüzündü böyle? İznim olmadan nasıl yerleşmişti kalbimin içine?

Sonra sesini duydum. Yüreği parçalanırcasına ağlıyordu. Haykırışları o kadar derindi ki, sesi bazen kendi içine kaçıyordu, başkalarını yaralamasın diye. Ağlamaktan ayakta durmaya mecali kalmayınca karnını tutup yere kadar eğiliyor, elindeki mendili avuçlarında sıkıyor, bazen dişlerinin arasında eziyor bazen de göz yaşlarını siliyordu mendille. Arada bir, “gelmeyecek, onu son bir kez göremeyeceğim” diye figan ediyor sonra ruhundan koparcasına bir ooyyyy çekiyordu. O böyle inlerken ben olduğum yere çakılmış, gözümle, onu umursamayan insanların yanından geçip gidişini seyrediyor, kalbimle acısına bakıyor, ruhumla onun koştuğu o ateşli yolda onunla beraber koşuyordum. Titriyordum. Boğazım kurumuştu. Gözlerim yanıyordu. Ağlayan, inleyen bendim sanki. Yanına gitmek istedim. Aramızda yirmi adım kadar mesafe vardı. Ayaklarım beni bir türlü götürmüyordu. Sonra bekle dedi içimden bir ses. “Bu, kaderin içinden bir kaderdir” dedi. “Acıların sırtına yüklenmiş nice sırlar vardır” dedi. Dolmuşla nereye gidecektim, niçin gidecektim unutmuş, karşımda ağlayıp inleyen adamın çığlığında, kendime yaşam mekanı kurmuştum, kendimden yirmi adım ötede.

Göremedim dedi. “Son kez göremedim, nasıl dayanacağım onsuz olmaya? Allah’ım yardım et bana!” Bu son sözleri olmuştu benim duyduğum. Sonra onunla aramıza giren dolmuşa binip uzaklaştı. O uzaklaştıkça; gözüm onu görmüyordu, kalbim, acısından kalan son parçaları kendine saklamaya çalışırcasına uzak mesafelerle savaşıyor, ruhum, büyük bir yolsuzlukta, tek başına kalmış gibi gidecek bir yön arıyordu. Ne çabuk unutuluyordu başkalarının acısı.

Biraz sonra gördüğüm şey karşısında yüreğim, zamanda bir yırtık bulup yüzlerce yıl ileriye gitmiş sonra da pişman olup geriye dönememiş gibi hayretle ve korkuyla titremeye başladı. Karşımda gördüğüm yine o adamdı! Aynı elbiseler, aynı yüz, aynı hüzün dalgası ile az önce gittiği yönün aksi yönünden geliyordu. Bu sefer ağlamıyor sadece arıyordu. Birini arıyordu. “Gitti mi? Onu artık göremeyecek miyim?” diye buz kesmişti bakışları. İçi alevler içinde yanmasına rağmen, vücudundaki buzlar erimiyordu. Çok zor olmalıydı, hem alev hem buz olmak. Ben ise olduğum yere daha çok batmış, ayaklarımı hissetmeden, ruhumu olanlar karşısında baygınlığından uyandırmaya çalışıyor, kalbimin deli gibi çırpınmasından yıkılmamak için direniyordum. Birkaç sözcük zar zor kurtarmıştı kendini birbirine kenetlenmiş dudaklarımdan. “ bu adam kendini arıyor!”

Etrafta deli gibi dönüp duruyor, az önce giden diğer adamı yani kendini soruyordu herkese. Ama, benden başka kimse duymuyor görmüyordu onu. Ahh diye yere yıkıldı bir ara. Dizlerinin üstüne düşüp elindeki mendili avuçlarında sıkarak ağlamaya başladı. Ağlamasının arasında gökyüzüne bakıyordu. Sanki bulutlardan yardım istiyordu. Kanım çekilmiş, ruhum olanların karşısında adamın elindeki mendil gibi büzülüp bir kenara konulmuştu sanki. Aynı adam hem gidip, hem kendi arkasından gitti diye ağlayabilir miydi? Bir insan bölünebilir miydi?


Bunca şeyi kafamda tarta tarta ilerlemeye çalıştım. Yanına gidip bu olanların ne anlama geldiğini soracaktım. Akılların alamayacağı bu olayın ne olduğunu ancak dizleri üstüne çöküp ağlayan ve bir tek benim görebildiğim o adam anlatabilirdi. Bir adım, iki adım… Derken yağmur damlası düştü burnumun üstüne. Düşen yağmur damlasıyla beraber kalbimden ağzıma doğru bir feryat yükseldi. Ahhh! Gözümü açtığımda, uyanmam için yüzümü ıslatan insanlarla göz göze geldim. Arkalarında ise kendini arayan o adamın yüzü buharlaşıp gökyüzüne uçuyordu.
Gazel Yiğit

Reklamlar

By gazelimsi

E, Anne, okur, yazar, izer. Seyyah nakkal, Kzl ylandan sonra ve Gazel kitaplarnn yazar.

Bir Cevap Yazın