Kendimi, ağzına kadar dolu ofislerde, süpermarketlerde, yollarda, asansörlerde kimseyle konuşmayan biri olarak fark edince; “kimlerle konuşuyorum ben” diye düşünmeye başladı iyi eğitilmiş ama çok kilometre yapmış yaşlı belleğim…

Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmadan, steril bir şehirli hayatı yaşıyor olmamın gerçeği de midemi bulandırdı. Kendimize konan bu konuşma ve yakınlaşma yasağını internette, “sosyal medya” sayesinde üzerimizden atmaya başladığımızı fark ettiğimde kendime de acımaya başladım…

Normal şartlar altında çoğumuz eve gelir gelmez şayet; dışarıda birileriyle buluşmayacak, sohbet etmeyecek veya bir programa katılmayacaksak ilk olarak ya telefonlarımızı veya bilgisayarlarımızı açıp, sosyal medyada laklak etmeye başlıyoruz. Twitter, Facebook, İnstagram, Linkedin, WhatsApp, not in listeler, mesaj panoları, forum bölümleri, arkadaş gruplarının illa ki boş bırakılan bir yerlerine birşeyler karalayarak: “ben de buradayım” diye haykırıyoruz şehirli insancıklar olarak…

Peki neden böyle yapıyoruz?

Cevabı çok basit: Birileri bizi bulsun, keşfetsin diye…

Kaybolmuşlar tarafından bulunmayı beklemek, kendini nette arayanları “beni merak et, keşfet, bul, sevmeye çalış” diye ikna etmek… bunu tanıdık kimseyle yapamayıp umudu tanımadıklarına taşımak çok hüzünlü değil mi sizce de? Kendine naylon arkadaşlıklar uydurmak, birileri beni önemsiyor merak ediyor, online(!) olmadığım akşamlarda beni soruyorlar, diye düşünmek ve bu düşüncelerle avunmak…”yalnızım yardım et” diyen çağdaş erkeğin ve kadının sessiz çığlıkları ne zaman son bulacak insan düşünmeden edemiyor…

Bir şeyler yazarak bir diğerine ulaşmaya çalışmak ne denli bir çaresizliğin sonucudur vallahi merak ediyorum…

Karşı masanda oturanla paylaşamadıklarını, binlerce kilometre ötede yüzünü hiç görmediğin biriyle paylaşmaya çalışmak, neden bu kadar çekici gelir ki insana?

İletişimi istediğin an kesebilmenin rahatlığından mı?

Yüz yüze görüşmenin yarattığı fiziksel önyargıların ve stresin olmamasısından mı?

Sorumluluk dolu hayatımızda bir mola kullanmak için mi?

Konuşulan sözlerin hiçbirinin sorumluluğunu taşımak zorunda olmamak mı çekici kılıyor?

İçimizdeki en şımarık ve en bencil duygularla giriyoruz çoğumuz internete. Kimseyi düşünmeye ve kimseye yardım etmeye veya bir başkasının sıkıntısının birazcığını bile omuzlayıp karşı tarafın sıkıntısını azaltmak gibi bir niyetimiz de yoktur aslında. Hiçbir sözümüzün arkasında durmaya da gerek görmüyoruz kendimizi. Bir sürü de yalan, dolan, iftira atıp ne söyleyeceksek büyük bir rahatlık içinde söyleyebiliyoruz. Tutarlı olmak ve sosyal statümüze uygun davranmak gibi bir baskı olmadığı için internette, bir tık daha rahatızdır. Her gün sanal elemde yeni kimliklerle arz-ı endam edip, sanal alemin dar ve karanlık koridorlarında fink atabiliyoruz… Bu arada birileri de beni bulur, keşfeder ve anlarsa ne ala… hiç değmeyin bu sıradan, basit keyfin vermiş olduğu hazza…

Çocukken terminatör filmini ilk seyrettiğimde nutkum tutulmuştu. Bir gün uzayla, robotla, insanların birebir bağlantılar kuracağına ve bunlarla bir yaşam süreceğini öngörmüşümdür. Ama bu parlak kıyafetleri giyen uzaylı ve dünyalı hayatın içinde monitörlere bakarak kahkahalar atmayı, ya da online(!) olup bizden bin km ötedeki yabancı bir kadına veya erkeğe hiçbir ipucu bırakmadan; elektronik postalar yollayıp, konuşmayı, dertleşmeyi gerçekleştirebileceğini hiç düşünmemiştim… Hatta bu düşünce bana göre ay da yürüyor olmaktan daha uzak gelirdi.

Temizlik için bir robotumuz olacağını çoğumuz -ki özellikle benim jenerasyon- hayal etmiştir. Fakat kendimizi bir robot gibi bulacağımızı, elektronik birer sevgilimiz, çok samimi bir dostumuz, arkadaşımız, yarimiz filan olacağını düşünmemişizdir…

Yüzde yüz pamuk ve ketenden kıyafetlerimiz olacak olmasına da cyber edilmiş duygularımızla internetten kız arkadaşlarımız veya erkek arkadaşlarımıza mikrodalga fırınlarda saf zeytinyağında yemekler pişirirken, çizgi film jetgil ailesinden ne kadar farklı olabilirdik?

Sanıyorum benim kuşak yani, seksen kuşağı kayıplara karıştılar…

Neredeyiz ulan biz?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın