“Yaşamak buysa, yaşayalım ama bu değilse, o zaman yaşamak neredeyse oraya gidelim.”

Bu sözü ilk duyduğumda sevmiştim. Hala etkili bir söz olarak bir kenarda durur benim için. Çünkü sözün sahibi rahmetli Suzan Akay ile aynı duyguları farkında olmadan ben de hissederek yaşamışım. Benim de ne zaman canım sıkılsa, O’ndan bir haber alamasam, birbirimizi göremeyecek oluşumuz kelamın her sözcüğünü içimde hissetmeme sebep olmuştur…

Evet, oyun bahçesinde bankta oturan bir yaşlı adamla, diğer çocukların arasına karışmış bir çocuk gibi düşlerim… Hayal kırıklığım yetişkin biri oluverir; umudum ise büyümekte olan bir çocuk. Görmüş geçirmiş, binlerce kez darmadağın olmuş hayal kırıklığım; başına gelenlerden kendini koruyamamış, hiç olmazsa umudumu kollayayım telaşı ile ona seslenir gibi bir eda içinde… Umudum, bilgisiz, deneyimsiz; ama taptaze, heyecanlı, hoplayıp zıplıyor; karşısındaki yaşlı adamı içten içe küçümsüyor, ”O, hep buralarda yaşadı. Beceriksiz adam! Ben daha iyisini bulacağım ve oraya gideceğim” diyor pervasızca. Bir zamanlar yaşlı adamın da kendisi gibi olduğunu hiç düşünemiyor; buralar kendisine dar gelirse gideceği yerlerde rahat nefes alacağını sanıyor…

Umut dediğimiz şey ise oyun bahçelerinde oynaya oynaya büyür; aradığını bulma ümidiyle birinden diğerine geçer; bütün bahçelerin birbirine benzediğini, her yerde aynı sıkıcı oyunun oynandığını fark ettiğinde oyun oynamayı bırakır. Artık yetişkin olmuştur; son bahçedeki banka oturup etrafındaki ağaçları, yaprakları, oturduğu ahşap bankı inceler, ayrıntılardaki zenginliği fark eder; sevinçle başladığı oyunlarda uğradığı bozgunları gülümseyerek hatırlar, bir gözüyle de çocuğunu gözler, ne yapıyor diye olup biteni seyreder…

Çocukluktan yetişkinliğe geçiş, umutların hayal kırıklıklarına dönüşmesinin en tepe noktasıdır. Bu tepe öyle kritik bir noktadır ki bir adım daha atsa aşağı düşecek cinstendir. Bu sebeple tasarımı berbat bahçelerde oynanan rezil oyunlara bata-çıka adam olunur. İyi kurgulanmış, rahat ve kolay oyunlar huzur vericidir, keyiflidir ama bütün dikkatimizi ona yöneltir, algılarımızı köreltir. Tabiatıyla tam tersi olabilseydi; ”Yaşamak buysa, yaşayalım. Ama yaşamak bu değilse, o zaman yaşamak neredeyse oraya gidelim!” sözünü ”tutunamamış”, emektar Yeşilçam figüranı, tuvaletçi kadın Suzan Akay’dan değil de, ”nispeten tutunmuş” ismi meşhur hala yaşayan bir sanatçı kadından duyardık herhalde. Bu arada ”Tamamen Tutunan”ları konu dışı bırakıyorum. Zira onların rahatlarını bozmayalım değil mi?

Sinema sanatçısı rahmetli, Suzan Hanım’ın hayatıyla ilgili bir bilgiye sahip değilim. Hatta nasıl bir hayat yaşadı inanın ben de sizler gibi bilemiyorum. Ama ablanın yüzüne baktığımda gördüğüm o çizgilerin boşuna oraya konulmadığına iman edebilirim… Yaşadığı her hayal kırıklığı ve yalnızlık hissi ile zenginleşmiş iç dünyası, umudun beslenmesini tetikleyerek, hep başka bir yerlere gitme arzusuyla yanıp tutuştuğunu yüz ifadesinden bir fotoğrafına bakarak anlayabiliyorum.

Ancak ne acıdır ki onun aklının ise gidebileceğiniz bir yer olmadığının bilinciyle sizi tuvaletin kapısına, birçok kadını da evine hapsettiğini, hayallerine gömülmüş olduğunu ayan beyan söylüyorum… Evet, iyi hassas kadın ve erkeklerin oyundaki rollerini istendiği gibi oynayamadıkları için kenara itildiğini de söylemek mümkün. Bu dünyamızda ne denli üzgün bireylerin yaşadığını gösteriyor bize… Bu insanların çoğunun yaşamlarının nispeten tutunmuşlara miras kaldığını, sözlerinin de kulaklarımıza küpe olduğunu söylemeliyim…

İyi ki varsınız dert küpü, hüzünlü insanlar… Hepinizi sevgiyle ve saygıyla anıyor, selamlarımı sunuyorum…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın