Kadın vücuduna kadınsı görünüm veren organlardır, memeler. Bu konuda o kadar yetenekli şeylerdir ki, o iki yuvarlağı götür bir tahtanın üstüne monte et, anında tahtayı kadınsı yapar. Bakan gözler için seyrine doyum olmaz. Ama sahipleri için durum hiç de böyle değildir. Her zaman bir mesele oluşturan boyutu çıkar. Çünkü onların kadın hayatının her yaş, her dönemi için ayrı bir sürprizi vardır.

Sürprizler daha çocukken çıkmaya başlar. Küçük kızlar bir cinsin erişkin üyelerine, bir de kendilerinin tahta gibi hallerine bakar ve ortalarından çatlarlar. 90-60-90 görünümlü Barby bebeklerle oynarken gelecek günlerin hayalini kurarlar. Onlarınki de böyle füze gibi fırlayacak mıdır? Nasıl imrenirler. Sonra gövdenin üst kısmında filiz vermeye başladığı günler gelir çatar. Bu kadar iple çektiklerine göre mutlu olmaları gerekir mantıken. Ama yine böyle olmaz. O güne o kadar beklentiyle gelmişlerdir ki kimse bu değişimden tatmin olmaz. Genetik program ise beklentileri takmaz, kendi bildiğini okur. Kimisi küçük diye üzülür, kimisi büyük diye. Geriye kalan da çok küçük ve çok büyük diye. Dertlilerin toplamı nerdeyse kadın nüfusu eder. Buradan şu sonuç rahatlıkla çıkarılabilir. Bu organın tatmin eder bir büyüklüğü yoktur. Ama tatmin eder büyüklükte olması da arzu ediliyor.

Peki bu nasıl oluyor?

Ee olamıyor tabii.

Dikkat ediniz daha büyüklük noktasındayız. Ama bir de diri olmaları gerekiyor. Allah oraya o iki yuvarlağı koymuşsa, bir de yerçekimini koymuş. Gevşek dokuyla gövdeye bağlı organların zaman içinde Vietnam Kabağı’na dönmesi kaçınılmaz. Yani bir insanın diri kalma ihtimali bile yokken onlar nasıl diri kalacaklar şaşılacak şey değil mi? Ancak sahipleri dertlenip duruyor ve kimi mucize sutyenlerden, kimi estetik cerrahiden medet umuyor…

Bekliyor da kaybedilmiş orijinal hali bulabilen bir tane kadın var mı acaba?

Vallahi yok…

Buraya kadar görünümün öneminden bahsettim. Şimdi tam bir U dönüşü yapalım. Anne karnındaki asalak hayatından sonra dünyaya gelen bir bebek; “Şu kadının sırtından 9 ay geçindim, ayıp oluyor artık” demez. Tam aksine daha doğar doğmaz cuk cuk emecek anne memesi arar. Onlar için görünüm son derece önemsizdir. Yeter ki süt dolu olsun. Cins isteğe göre hizmet sunmakta benzersiz olduğundan obur veletler için gerekli dönüşüm gerçekleşir. Ve dünün cazibe unsuru, o dakikadan sonra montafon unsuru olur. Aynen böyle. Hem zaten bu mecburi istikamet oluyor. Doktor, hemşire, ebe, cümle akraba kadınları ve tüm ziyaretçiler koro halinde aynı şeyi söyler; “Anne sütü, anne sütü, anne sütü.” Böyle söyleyerek anne isimli kadının kendisini inek gibi hissetmemesini sağlamaya çalışır. Ama durum tamamen bundan ibarettir. Bu kadar gaz vermek işe yarar ve anne isimli kadın şirin, şirin sırıtmaya başlar. Hele bir de sütü gelmişse mutluluktan yanına varılmaz. Bu sayede kendisini bekleyen sürprizlerin de farkında olmaz. Şişen, sağılmazsa apse yapan memeler. Çamaşırlara şıp, şıp damlayan sütler. Evden çıkma hürriyetinin bitişi. Hele çalışan bir kadınsa, süt pompalarıyla geçen işkence zamanları vs.…

Ama diyelim ki süt gelmedi. Bu durumda da kendisini bekleyen sürprizler var. Açlıktan avazı çıktığı kadar ağlayan bir bebek, anne sütünden başka hiçbir şey tavsiye etmeyen bir doktor ve gelmeyen anne sütü. Çok hoş bir üçlüdür. Maalesef anne isimli kadın bu sefer şirin, şirin sırıtamaz. Bir tür cinayet işlediği kesin gibidir. Ne kadar emzirdiğini anlatsa da dinleyen çıkmaz. “Anne sütü, anne sütü, anne sütü” dersini tekrar edecektir mecburen.

Ama esas sürprizi sonlara doğru yapar. Çünkü o, yaş ilerledikçe bir de kanser hücrelerine hizmet etmeye başlar. Bir bu eksikti. Envaı tür tümöral gelişmeden birisi her an kapıyı çalar veya çalmak üzeredir. Dahası var. O genellikle öldürmez ve genellikle süründürmez de. Ya ne yapar? Diken üstünde yaşatır. “Acaba gidiyor muyum” endişesiyle yaşamak, bir meme kanseri hediyesidir. Gerekli tedaviler yapılmış ve her şey yolunda görünüyorken, kanda yüksek çıkan bir tümör marker’ı ya da tetkik raporlarından birinde geçen netameli bir laf, takip eden doktorun suratının kararması ve kâbus dolu günler demektir. O tetkik, bu tetkik, her kafadan çıkan ayrı bir ses. Allah fakir kulunu sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş ya. Sonunda bir şey çıkmayınca meme kanserlinin hali de böyledir. Üstelik cerrahın elinden kurtarmak mümkün olmadığı için sayı genellikle teke düşer. Kırpılan anatomi, aynalardan kaçmaya başlamak da demektir. Bunu da sürpriz hanesine geçebiliriz herhalde.

Hem kutsal emzirme faaliyetinin sevimli montafonu, hem hiç kutsal olmayan o faaliyetin “tiri vücutlu” kadını olacaksın. Üstelik kanseri, kisti, apsesi sahibine, zevki, sefası ellere düşecek.

İyi ama bu nasıl denge?

Tamam duyuyorum, bu kadınların birer gerçekleri diyorsunuz. Biliyorum efendim. Siz hiç duydunuz mu “Saygıdeğer inek hanım artık közlenmiş patlıcana dönmüşler. Böörk..” dendiğini. İnek hanım sütünü veriyorsa tamamdır, bir de poz vermesini bekleyen çıkmıyor.

İnsanın dişisi birbiriyle çelişen her faaliyette birinci olmaya koşullandırılıyor. Ama ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabiliyor.

Tüm bunlarda bir tuhaflık var gibi geliyor bana.

Ya siz ne dersiniz kadınları bu hale sokan erkekler?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın