Bu ülkede, ne zaman bir erkek ile bir hanım, biraz ileri düzeyde arkadaşlık etmeye başlasa, ikinci dereceden ne kadar akraba, eş, dost ve arkadaş varsa, hemen hepsi büyük bir yaygara koparır. Hatta olayla ilgili, ilgisiz, herkes işin içine karışır ve sanki kıyamet kopmuşçasına bir telaş ve panik içerisinde, konu ile aslen hiç ilgisi olmayan insanlar fikir beyan edip, tarafları yalan, yanlış, kâh kötüler, kâh över, bu durum daha yeni birbirini tanımaya ve sevmeye çalışan bu insanların başına bir kâbus gibi çöker ve insan yeni bir ilişkiye mi başladığını, yoksa mahkemeye mi çıktığını anlayamaz.

Vatandaşlarımızın çevre, kültür ve eğitim farklarının bu durumu hiç etkilemediğini, istinasız yukarıdaki kuralın işlediğini görürüz hep.

İlk olarak hanım arkadaşımızın en yakın, yarenlik kız arkadaşı arızalanıp, yakın bir dostunun ilgisini kaybetmenin verdiği hüzün ve telaş içerisinde, hele oğlan iyi bir insansa, hafif de bir kıskançlıkla, ona gelip geçici bir insanmış muamelesi yapar, hanımın asıl kalıcı dostunun kendisi olduğunu, oğlanın ise gelip geçici olduğunu ima eder. Yalnız başına caddede bile yürüyemeyecek denli birbirine bağımlı olan genç kızlar için bu panik kaçınılmazdır aslında.

Aynı yakın kız arkadaş, bir de, yeni kız için yakın çevresinden söz geçirebileceği başka bir erkeği düşünmüş ve bir takım çöpçatanlık çalışmalarına da başlamışsa, bu yeni ilişkiye müdahalesi daha da acımasız olur ve bu ilişkiyi baltalamak için tüm gayreti gösterir.

Erkek cephesinde de, bu “en yakın arkadaş” konusu pek farklı değildir aslında. Ancak “en yakın erkek arkadaş”, açıkça bu kıskançlığı belirtmez ve başlarda ilişkiyi destekler görünür. Ancak bu sinsi bir davranıştır. Bu arkadaş ileride ortaya çıkacak problemlerde, “-Bırak abi o kızı!” şeklinde özetlenebilecek, dosthane(!) bir harekât için hazır beklemektedir. Bu “en yakın erkek arkadaş” ta aynı dinamikle, biraz kıskançlık, biraz da dostunu kaybetme korkusu ile ya da eskisi gibi birlikte vakit geçiremedikleri gibi basit bir nedenle bu şekilde davranmaktadır.

Konu derhal, ilgili ilgisiz tüm gerekli kişilere iletilir. Bunlara, tabii ki, her iki tarafın, daha önceki sevgilileri de dâhildir. Kızın daha önceki sevgilisi,(eğer varsa) eski kız arkadaşını tamamen kaybettiğini, ancak o kız başka biri ile birlikte olduğunda anlar. O ana kadar, suçlu olan kendisi dahi olsa, “bir ara tekrar birlikte oluruz nasılsa” diyen, ya da “beni bırakamaz” megalomanyasının esiri olan eski erkek, kafasına yeni dank eden bu acı gerçeğin etkisiyle, bir canavara dönüşerek, kızı tekrar elde etmek için, en ağır ve en taş kalpli hanımların bile dayanamayacağı bir vicdan sömürüsüne başlar.

Yukarıda sıralanan tüm bu olaylar, yeni bir ilişkinin arifesindeki hanım arkadaşımızın kafasını biraz karıştırır. Bu kafa karışıklığını hisseden yeni erkek, birazda duyarlı bir kişi ise, başarısızlığa uğrama ve hoşlandığı, yeni kız arkadaşını muhtemelen kaybetme korkusu ile iyice keyifsizlenir ve hırçınlaşır. Erkeğin, yeni kız arkadaşının inisiyatifsizliği karşısında, belki de haklı olarak gösterdiği tepkisel davranışlar, kafası karışan hanım arkadaşımızın, kafasını daha da karıştırmaktan öteye gitmez.

Bunlara sağdan soldan, bir de olayı bir hafiye titizliğiyle inceleyip, psikoloji kitaplarında dahi zor rastlanan yorumlarla, pireyi büyük bir zevkle deve yapan aynı “yakın çevre”, olayın tuzu biberi olur.

Son olarak, can havliyle ailelerden gizlenmeye çalışılan ilişki, hele kız tarafının ailesi tarafından da öğrenilince cendere tamamlanır, “genel ahlak ve toplum kuralları” çerçevesinde, ilişkinin icabına bakılır ve bir kır çiçeğine, ya da yeni baş gösteren bir tomurcuğa benzeyen yeni ilişki, arkaik ve dehşet verici, vahşi sayılabilecek negatif düşünceler ve hislerle, elbirliği ile bir kâbusa dönüştürülür.

İşte size acıklı bir “mutsuz son” sahnesi…

Yukarıdaki sosyolojik olgular, sanat alanında, önemli bir “Türk Filmi” ve “Senaryo” külliyatının birikimine neden olmuştur biliyorsunuz.

Şimdi sahneyi biraz değiştirelim…

Viyana’da, “Kunsthistorisches Museum”, yani ünlü Sanat Tarihi Müzesi’nde, Flemenk Ressam Bruegel’in tablolarının önündeyiz. Burada gözümüze ilk çarpan, köylü insanların, ortaçağda hasat zamanını kutlamak için kadınlı erkekli aynı masada yiyip, içip, şarkı söyleyerek eğlendiklerini görürüz.

“Köylü Dansı”, Pieter Bruegel, y.1568; Sanat Tarihi Müzesi, Viyana

Elimizdeki kitapta, “Hümanizm, insana ve insan değerlerine en büyük ağırlığı veren düşünsel yaklaşım, Rönesans’ın temel kültürel akımıdır.” yazmaktadır. Aklımıza, İtalya’da gördüğümüz, çıplak insan bedenlerinin süslediği duvarlar gelir. Hümanizm’i daha iyi kavrarız. “insan’a ait olanı sevme”, “insan’a ait olandan utanmama”nın adıdır hümanizm.

Bu güzel Pazar günü gezisinden sonra, Pazartesi olur ve herşeyin insanlar için yapıldığı sokaklardan, insanlar için inşa edilmiş olan lokal taşıt araçlarını ve metroları kullanarak, insanlar düşünülerek yapılmış kanunların gölgesinde, huzurlu, kendisine değer ve kıymet verildiğinin bilincinde, ofisin yolunu tutar insan. Kişiye sadece huzur içinde çalışmak ve üretmek kalmıştır.

Ofiste, hoş bir kız size gülümser, siz de ona gülümserken, diğer insanlar bunu hemen fark ederler. Onlar da gülümsemektedir. Akşamüstü saat tam 18:00’de paydos olur. Siz, size gülümseyen kızla, birlikte ofisin arkasındaki kahve salonuna geçersiniz, diğer insanlarda gelip size katılırlar, siz sohbet ederken, size getirdikleri çay, ya da kahveyi yudumlarken, yeni başlayan arkadaşlığınızın çevrenizde yarattığı ortak sevinci izlersiniz hayretle, buna hiçte alışmamış bir insan olarak.

Edindiğiniz farklı ve sevimli statü, tüm çevrede içten bir sevinç yaratmıştır gizlice. Gülümseyen kızla, yeni başlayan arkadaşlığınız, bir kutlamaya dönüşür böylece, safça ortak bir sevinç yaratır tüm çevrede. İlerleyen günlerde sizi fazla rahatsız etmemek için, yalnız bırakmaya gayret edecek, sizi kırmamaya özen göstereceklerdir. Toplum olarak bu birlikteliğe değer ve kıymet verilecek, saygı gösterilecektir. Nasıl, yeni açan bir tomurcuğu, ağaçları, hayvanları, çevreyi, kendilerini ve tüm tabiatı koruyup, kolladıkları gibi, yeni başlayan “insan ilişkisi”ni de öylesine sevinçle karşılayacak, onu koruyup gözeteceklerdir. Hiç tanımadığınız bir histir bu. Aklınıza bir gün önce, Pazar günü gördüğünüz 450 yıl öncesine ait Bruegel tabloları gelir.

Adem ve Havva ile başlayan bu ilahi birliktelik, kutsaldır bu resimlerde.

Bizde ise utanılacak ve kötü bir şeydir. “Dünya nimetleri” ve “İnsan” kötüdür bizde. Bu şekilde, bütün bir hayat kalitesiz ve boşa geçer. Umutlar ise, doğal olarak, başka bir sefere….

Gelişmenin ve ilerlemenin, “insan” olarak kendimizle barışmamızın kolay bir şey olmadığını kavrarsınız bir kere daha…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın