Şair Nailî’nin (ö. 1666) bir gazeli şu beyitle başlar:
“Mârız ki asâ-yı kef-i Musâ’da nihanız
Mâr anlama mûruz ki teh-i pâda nihânız.”

Yani, “Biz yılanız; Musa’nın elindeki asada gizli bir yılan… Belki yılan da değiliz; ayak altında ezilen bir karıncayız biz.”

Allah Musa’ya “Asanı yere at!” buyurdu. Sihirbazların yılanlarını yutan bir ejderha oldu asa. Ardından, “Asanı eline al!” emri geldi ve eşya aslına döndü. Tuva vadisinde yed-i beyza ile birlikte kendisine verilen bu asa, Allah elçisinin mucizesi oluvermişti bir anda.

Cennette Hz. Adem’in şeytan tarafından iğvasında da yılan vardı ve bir sopa olarak onunla birlikte cennetten dünyaya indirilmişti. “Sopa (1) cennetten çıkmadır” sözünün gerçek anlamı da bu idi zaten, yoksa can acıtan sopa değil.

Yılan soğuk ve çirkin bir yaratık olarak girmiştir dünyamıza oldum olası. Doğrudur; ama bir peygamber elinde de mucizedir o. Bu açıdan bakıldığında yılan nefistir; insanın masivaya ait isteklerine zemin teşkil eden benliği yani. Şeytanî bir yan vardır onda, Rahmanî olan gönle karşılık ve insan, kendisini aldatan nefsi öldürmek için çalışır daim. Nefis, yalnızca insanda vardır ve bu yönüyle nefis sahibi insan Allah’ın bir mucizesidir. Yılan nefsiyle birlikte yaratılmıştır insan, eşref-i mahlukât olabilmek için. Yılan olmasaydı içinde, insan melek olurdu zahir. Nitekim nefsi olmadığı için iyilik ve kötülükle savaşı yoktur meleğin. O hâlde başarı, yılanı öldürmekten ibarettir.

Nailî yukarıdaki beytinde “Mârız..” derken aslında “Biz nefis sahibi insanız” demek ister. Musa’nın elinde bir mucize olarak varız ve bu mucize gereği nefis ile savaşırız. İyi de bir sonraki dizede şair sözünden rücu ile “bizi yılan sanma, karıncayız” diyor. Bu dahi doğrudur. Zehirli, büyük ve tehlikeli yılana karşılık küçük, güçsüz ve aciz karınca da insanı temsil eder. Tıpkı insanın da kainat içinde her türlü tehlikeye ve güçlüğe karşı savunmasız ve aciz oluşu gibi. Kimi yılan gibi, kimi karınca gibi olan insan… Kimi zaman yılan oluveren, kimi zaman karıncaya benzeyen insan… Yılan nefsini yenince karınca kadar sakin ve zararsız; karınca kadar üretken ve ictimaî beşeriyet… Tıpkı karıncaların en azgın yılanları bile yenmeleri gibi. Karınca olmayı kibrine ve mizacına yediremeyenler, acziyeti unutanlar ve benliklerini besleyenler yılanlaşır gitgide ve nefisleri emrinde kıvrılır dururlar; şekilden şekile, renkten renge.

Karınca ki Süleyman’ın cinler, emre itaat eden ifritler ve insanlardan oluşan orduları yaklaşırken bir vadide, arkadaşlarına “Yuvalarına girin.” demişti, “Süleyman’ın orduları sizi bilmeden ayakları altında ezmesin”. Sonra da Süleyman ile konuşmuş, davetine bir karınca buduyla gitmişti. Sultan ve peygamber olan Davud oğlu Süleyman, karıncadan öğütler almıştı o gün; eşref-i mahlukat sırrıyla dolu. Yılanı öldürmeye azmederek. Çünki akıl sahibiydi karınca, aklıyla biliyordu hakikatleri ve Yaratıcı karşısında aczini idrak edebiliyordu. Bilmeden, farkına varmadan üstüne basıp ezdiğimiz karıncalar gibi değil mi insan o İlahî irade karşısında. Üreten, yardımlaşan, ikram eden, akleden bir karınca, elbette büyüktür yeryüzüne korku salarak dolaşan yılandan. Çirkinlik yılana, güzellik karıncayadır o hâlde. Kötülük nefse, iyilik gönledir. Çünki gönülde ancak bir karınca boyunda süveyda taşır o. İdrakin merkezi olan süveyda… Ve bütün güzellikler oradan yansır gönül aynalarımıza; bütün sevinçler, sevmeler…

İnsan… Yılan ile karınca arasında gidip gelen yaratık. Her ikisi ile de bir öz ve özet…
Varlığın gerçeği, amacı, hedefi. Hani Galib Dede’nin dediği gibi:

“Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

Yani: İbret nazarıyla bak kendine ey kişi! Ve anla ki sen âlemlerin özüsün. Sen, yaratılmışların gözbebeği olan “insan”sın.

Yılanlar ve karıncalar… Tercih bize bırakılmış…

(1) Bu sözün “Dayak cennetten çıkmadır.” şeklinde ki dayak kelimesi de yine “baston, dayanılacak şey, dayanak” demektir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın