Bir gün sormuşlar alp erenlerden birine: -Sevginin sadece sözünü edenlerle onu yaşayanlar arasında ne fark vardır? -Bakın göstereyim, demiş o yiğit adam.

Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar sofranın çevresine. Derken tabaklar içinde sıcak yemekler konulmuş ortaya ve ardından iki kulaç uzunluğunda kaşıklar sunulmuş kendilerine. O yiğit,

-Şimdi, demiş, kaşıkların sapından tutup yemeye başlayabilirsiniz.

Sofradakiler şaşırmışlar ve ne kadar gayret etmişlerse de bir lokma bile yemek koyamamışlar ağızlarına. Kaşıklar uzun geliyormuş. Aç kalkmışlar sofradan.

-Şimdi, demiş o yiğit, sevgiyi gerçeğiyle tanıyanları çağıralım sofraya. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen insanlar gelip oturmuş sofraya. Kaşıkları ellerine almışlar ve “Buyrun!” denilince kaşıklarını uzatmışlar yemeklere ilkin sonra da karşılarında oturanların ağızlarına.

Değerli okuyucumun e-mail ile gönderdiği bu menkıbe sevgiyi anlatıyor bize ve sevginin bir fedakârlıktan ibaret olduğunu. İyiliği, gülümsemeyi, yardımlaşmayı basamak edinmiş fedakârlığı yani. Sevilmeden sevebilme fedakârlığını, diğergâmlığı.

Sevilmeden sevmek… İşte sevgilerin en büyüğü. Bizi sevmeyenleri de sevmek; ama bunu miskin itaatkârlıkla değil, gönül yüceliğiyle yapmak. Kutsallarımıza saldırmadıkça herkesi sevmek, eşit bilmek; onlara karşı fedakâr olmak. Yaratıkları sevmek, yaratılanı sevmek… Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek”.

Yaratıklar insanı sevmeyebilir pekâlâ; ama insan buna rağmen onları seviyorsa gerçek sevgiye ulaşmış demektir. Bir ahır yandığı zaman “İnsanlara bir şey oldu mu?” sorusunu “Atlara bir şey oldu mu?” diye sürdürmek, birini diğerine tercih etmemektir bu. İşte sevginin hakikati. Bu tavır, insana karşı insanca olmayıp da diğer yaratıklara ve söz gelimi hayvanlara karşı insanca olduğunu iddia edenlerin tavrına benzemez. Hele insana da hayvanca muamele edenlerin tavrıyla hiçbir benzerliği yoktur. İnsanı insan eden taraf, başkasına yardım hissidir.

Eski filozofların çoğu “İnsanı sev!” demişler; bir tek semavi dinler “Yaratığı sev!” derler oysa. Filozoflar hep insan lehine yürütmüşler düşüncelerini ve ben (ego, ene) düşüncesinden sıyrılmayı zaid addetmişler zannımca. İşte o noktada “eşyanın ruhu” gelir karşımıza ve sevilmenin uç boyutunu hatırlatır bize. Yemeği, seyahati, güzel evleri, dostları, çiçekleri, çınar ağacını, pınarları, bulutları, resimleri, renkleri, ışıkları ve hepsinden güzeli kitapları sevmenin ne olduğunu o zaman anlarız. Onların da sevilmeye ihtiyaçları vardır çünkü.

Bir araştırma yapılmış bir zamanlar. Aynı gün, aynı bahçeye iki fidan dikmişler. Birisiyle ilgilenmişler; bir bahçıvan her gün gelip sulamış onu, toprağını eşelemiş, dallarını budamış büyüdükçe. Arada sırada yapraklarını okşamış, hatta konuşmuş onunla ve öpmüş filizlerini. Diğer fidan da büyümekteymiş, yağmurlardan su, rüzgârlardan gıda alarak. İkisi de meyve vermeye başlamışlar aynı baharda. Ne var ki bahçıvanın ilgi gösterdiği ağacın meyveleri hem daha iri, hem daha olgun imiş. Ölçümlerde de protein değeri diğerinden daha yüksek çıkmış. Dahası da bu ağaç, bahçıvanın geldiği kapıya doğru eğik büyümüş, sevgisiyle.

Bu iki fidanı bir küveze konulmuş iki bebek olarak düşünün; sevginin ne olduğunu anlayacaksınız.

Kaynak:
İskender Pala

Reklamlar

Bir Cevap Yazın