Şarkın sarp kayalar yamacındaki mûsîkâr gagasında kırılan rüzgâr: Adı, musıkî. Her kelimenin yalnızca son hecesini söylemeye hükümlü Ekho perisinin Nergis’e adanmış çılgınca tınısı.

Feleğin Harut ile Marut’u yoldan çıkaran sâzendesi Zühre, yani ki Olimpos’un fettan tanrıçası Venüs’ün dudağında bir parıltı. Bir dünyalı o, her dilden ve her telden… Amma hepsinden evvel İdris Nebî elinde felsefe, hikmet, astronomi ve tıp. Buhtunnasr Kudüs’ü yıktığında Davud elinde bir ud idi.

Tûsî ve Farabî tertibinde on iki burçtur on iki makam ve yedi ses doğar yedi gezegenden. Dört unsuru karşılayan dört şubede yirmi dört saatlik elhân… Fisagor bir devir demiş ona, göklerin dönüşündeki muazzam ve İlahî âhengi görüp; Meragî matematikten tellere bağlamış ölümsüz ilhamını sesin. Şemseddin’de Deh mürg (on iki kuş) olmuş adı, Nabî dilinde ise,

Mûsıkî hikmete dâir fendir

Bilene bilmeyene rûşendir

Parmaklarımızda çınlar geçmiş zamanlar ve bir muhabbet âyini başlar gönül semahanelerinde. Yatağını öpen nehirler gibi mahrem ve bütün nehirlerin başvurduğu göllercesine münzevi. Mehter köslerinde haşmet, senfoni harplarında allegro. Mustafa Itrî’de nevâkâr, Ludwig van Beethoven’da konçerto. Cenâb–ı Bârî’ye arzıhâlin notası, Gül kasidesinde na’t ezgisi.

Musıkîmizde bir taraftan dîn

Bir taraftan bütün hayât akmış

Her taraftan, Boğaz, o şehrâyîn

Mavi Tunca’yla gür Fırat akmış

Bazan bir yayladır makam, bazan bir Orta Anadolu’dur musıkî. Merhametle toplanmış ilk yaz yosunlarının dimağ imbiğinden sonsuz kere süzülen renk. Tercümanını kaybeden dillerin yükseltilen Kelime’lerince mukaddes ve hiçbir mahlasa dönüştürülemeyen şiirlerce ulvî. Bir arınma çabası, eksile eksile varlık bulan; ve bir itirafı, kendi kıyametiyle geçimli aşkın. Yakar bir kor aleviyle bazan; bazan bir ilk yaz serpintisince eleğim sağmaya durur. Mecalsiz bir hanımelinden düşmüş sır ile dalgın rüyaları getirir avucumuza ve hayal ile hatıradan güldesteler döker dizlerimize. Parmak uçlarından zamanı çevirip geriye, kervanların ceresinde aruz olup akar Harameyn’e. Âhenktir ve uyumdur o, meyanların peşi sıra dizilmiş nakaratlar, nakaratlar… Dülger keserinde ve Zerkubî çekicinde bulur istiğrakı Mevlânâ. Sonra neyden dökülür sırlar:

Bir çemenden yaratıp Hazret–i Mevlâ nâyı

Halka bildirmek için Hazret–i Mevlânâ’yı

Andelîb–i zârın nevâsına bir santur, saki–i gülçehrenin adımlarına bir kanundur musıkî. Aşk mektebinde çekerler kulağını udun ve sinesin döverler kudümlerin pîr huzurunda. Bir kemanın içli sesinde ağlar ayrılık ve bir bağlamanın en zarif perdesinde yankılanır hasret. Udî Cinuçen’den narin bir Nar çiçeği, Tanburî Cemil’den nazenîn bir Çeçen kızı.

Kar mıydı âh, gece miydi şeh–n

âz; ses mi yahud hece miydi bûse-lik? Ya sonbahar tellerinden koparak derin kederlerde kaybolan sabâ?
Nerede o kavlu karâr perdesinde gizlenen evcârâ, yalıların gönül ateşlerini denize düşüren sûzidil?
Kalb bahçelerine meltemlerle gelen Hicaz, mağribî gün batımlarını yıkayan Akdeniz dalgalarının ezanındaki Hüseynî…
Ay doğarken başlayan saltanatı nerede sultanî-yegâhın?
Acaba hüzzamın nağmeleri arasından kaç bin yılın gözyaşı akar? Ve kaç bin yıllık aşkları çoğaltır uşşâk?

Çok insan anlayamaz eski musıkîmizden

Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden

Reklamlar

Bir Cevap Yazın