Şahsiyetleri mekanlar oluşturur. Coğrafya kadar şehirler de etki eder insanın kişiliğine. Doğulu insan ile batılı insanın macerası biraz da bu mekanların macerasıdır.

Şehir ile kasabanın, köy ile mezranın farkı, bilgi ve kültür olarak yansır benliğimize. Hatta bir şehrin iki ayrı semtinde bile ayrı kişilikler kazanır insanlar. Muhit ile merkezin, varoş ile kapitolün farkı kadim ile özentinin farkı kadar belirgindir üzerimizde. Tarihî bir semtte büyüyen çocuk ile eğlence muhitinde yetişen çocuğun bilinci elbette farklı olacaktır.

Bilmem doğru mu düşünüyorum; son yüzyılda düz, keskin çizgili, köşeli mekanlarda oturduğumuzdan mı nedir düşüncelerimiz de keskin ve köşeli olmaya başladı. Bugün, düşüncelerin önüne duvarlar koymayı, setler çekmeyi, engelleri keskin hatlarla belirlemeyi alışkanlık edindik. Farklı çizgiler ve münhaniler hayatımızdan çıktı çıkalı anlayışlarımız ve düşüncelerimizden de farklılıkları kovduk gitti. Dayatmacılık ideolojisi biraz da bu keskin köşeli mekanların eseri olarak yansıdı düşünce dünyamıza; şehirler ruhlarımıza mezbaha kesildi.

Evlerimiz basık mekanlarda küçüldükçe küçülüp bastırdı üstümüzden. Tıpkı düşüncelerimiz gibi. Kentlerimiz ağır betonlarla örtülüp hantal kasvetlere dönüştü. Aynı hayallerimiz gibi. Rengarenk bahçe kültürünü yitireli renklerimiz de siyah ve beyaza hapsolundu; griler unutuldu.

Atalarımızın hoşgörülü hayatı acaba taşıdıkları mekan duygusundan mı kaynaklanıyordu? Yahut tersinden soralım: Şimdiki keskin bakış açıları acaba keskin duvarlar ve köşelerden mi kaynaklanıyor? Ve bir ağaca tırmanmanın hazzını yitiren çocukluğumuz acaba yapraktaki yeşilin anlamını kavramaktan aciz mi yetişiyor?

Münhanileri kaybeden insan renk ve ahengi de yitirmiş demektir. Bakınız soyut resme, renkler ne kadar keskin, çizgiler ne kadar kasvetli ve şekiller ne kadar anlamsız. Bakın pop müziğe, ritimler ne kadar yeknesak, sesler ne kadar tırmalayıcı. Ve bakın şairlerin dizelerine, sözcükler ne kadar hissiz, dizeler ne kadar soğuk… Bütün bunlarla kuşatılmış insanın alternatiflere tahammülü olabilir mi?

Eğriler bazen kesin doğru olamaz mı? Eğri gibi görünenlerin de başkalarının doğruları olduğunu hiç akletmeyecek miyiz?

Büyük şehirlerde kırkına gelip de bir dağ kulübesinde, tabiatla iç içe ve sere serpe yaşamayı hayal etmeyen var mıdır acaba? Bir kır çiçeğine dokunmayalı ne kadar zaman oldu; bir kelebeğin kozadan çıkışını hiç hatırlıyor muyuz? Tepelerin eğilip ırmakları öptüğü, bulutların yayılıp dağları kucakladığı, yıldızların yaklaşıp hayallerimize göz kırptığı inişler ve çıkışlar gurbet mi bizim için, yoksa daussıla mı? Gurbetleri vatan edineli vatan gurbetlenir oldu yüreklerimizde. Caddeleri ip gibi uzayan şehirler mi daha mutlu eder insanı; yoksa bir ağaca rastlayınca kıvrılıveren sokaklar mı, bilmiyoruz. Çıkmaz sokaklar ile açmazlara mahkum dayatmalar arasında bir denge var mı bizim farkına varamadığımız?!.

İnsanların köşeli duvarlar arasında, paravanlar içinde mutlu olmaları imkansızlaştı gitgide. Başını yastığa koyunca tavanın nakışları arasından uzak yolculuklara çıkan, kündekârî pervazların çerçevelediği ufuklardan aşıp giden kadim zaman güzelleri geri dönmeyecek mi? Ayağı toprağın münhanilerine değmeyen insanın kara toprak ile alışverişi ne olabilir ki?

Keskin çizgiler çok zaman münhaniler içinde güzeldir. Deniz ufkuna lirizmi veren onun dalgalarıdır bizce. Bir minarenin şakulî estetiği keskin hatlarını değiştiren şerefesinde yahut kubbede gizlidir.

Güneş her zaman bir tepenin üstünden doğar ve ay her gün bir başka şekilde batar: Dolunay ya da hilal… Güneş, Ay ve yıldız… Işık, daima köşesizdir.

Ve şahsiyetleri mekanlar belirler…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın