Arının peteğini işlemesi gibi kelimeler ardı arkasına ekleniyor. Kelimeler cümle, cümleler paragraf, paragraflar bir metin oluyordu ve ben göz yaşlarımı duygularıma siper ediyordum. Yalnız bir yazardım ve bu yalnızlık benim tercihimdi üstelik. Kendi içimde baharı ararken fırtınaya tutuldum… Bahçedeki yaban otlarını temizlediğim gibi hayatımdan da gereksiz insanları daha önce temizleseydim daha rahat büyüyecektim belki de. Bunca yıl yük etmiştim insanları heybemde. Hayatımdaki tüm gereksiz sekmeleri kapatır gibi çıkarmıştım hayatımda ruhumun güzelliklerini emen kim varsa. Nebze nebze boşalttım kalbimdeki yaraları, kendim sardım üstelik yaralarımı ellerimle.
Ne de iyi biliyorduk insanlarda yara açmayı. En derin, kabuk yutmuş yaralarını kanatmayı. İnsan insanı yarasından tanırdı üstelik. Seksen iki milyon yaralı insan arasında yarama merhem bulamam, birbirimizin yarasını saramadık bir araya gelip. Oysa aynı yerlerimizden yaralanmıştık hepimiz. Yoksulluk, işsizlik, eşitsizlik, haksızlık, yolsuzluk başka hangi kör bıçak delmemişti böğrümüzü. Kelimeleri tutsak ettik kendi zihnimize bedenimizi tutsaklıktan korumak için. Ah! Benim yalnız yaram seksen iki milyon yaralının arasından geçip yine kendine çarptın umutsuzca.
Otuz iki yaşın verdiği aydınlanma ile temizledim hayatımda kim varsa.
Anneydim, evlattım, ablaydım, kardeşim, eştim, arkadaştım… Ne çok bitmemiş öyküydüm, ne çok hüzün sakini. Yazmak dünya cehenneminden kaçış biletimdi. Söyleyecek çok sözüm vardı, lakin etrafta konuşamadıklarımdan konuştuklarımı anlayacak insan yoktu. Senli benli konuşmayı samimiyet sanacak kadar zavallıydı insanlar. Yanındayım diyenler, düştüğümü görmek için pusuda bekliyordu. Ah! Bir ölseydim de su serpilseydi, şu vakitsiz kararmış yüreklerine insanların. İntiharım buluta sıçramıştı, ölüm yağmıştı kente. Tahammülüm kalmamıştı artık ikiyüzlü insanlara. Ben de öldürmüştüm hepsini kalbimde. Kalbim isimsiz insanlar mezarlığı.
Mezarıma şiirlerden bir demet koysunlar artık, çiçekler vakitsiz ölüyor. Çiceklere sıçramış intiharı kelimelerin…
Yaptıklarıma yanlış deyip durmayın. Neyin yanlış neyin doğru olduğunu bilecek yaştaydım. Yapmaya devam ediyorsam bu yanlış değil tercihtir artık neden anlamıyordu insanlar bunu bir türlü.
Ah! Şu içimdeki güneşin önünü kapatmasaydı insanlar yanda ben izin vermeseydim buna, o vakit bu denli karanlıkta kalmazdım belki de. Üstelik hayal kurmayı da unutturmuşken insanlar. Alnımdaki çizgilerin sebebi insanlar, her göz yaşım ile derinleşen çizgiler. Artık verilen sözlere inanmayacak kadar büyümüştüm, umutlanmayı bırakacak kadar, vefa beklemeyecek kadar, anlayış beklemeyecek kadar, iyi niyetimi kimsenin suiistimal etmesine izin vermeyecek kadar. Sıcak bir sohbete de ihtiyacım varken üstelik. Adalet miydi bu, seksen iki milyon insanın içinde yalnız kalmak. Nereye gitsem kendime çarpıyordum. Bende bu şans olduktan sonra tuttuğum dal daha çok elimde kalırdı.
Kalem ve kağıt tek dostum olmuştu, dünyam dediğim tüm sevdiklerim bir bahane bulup terk ettiğinden beri beni. Şimdi ben atmışıma yalnız mı girecektim. Babası çocuklarını alıp terk etti, yazarlık mi ben mi diye sorduktan sonra. Ne deseydim ya ben, nasıl seçseydim, onlarca kitap yazdıktan sonra. İş mi aşk mı diye ikircikli bir duruma sürüklemişti beni. Ah! Bu yalnızlık benim lanetim miydi yoksa tercihim miydi? Moralimi bozmamalıydım, sevgisiz de yaşardı insan, aşksız da yaşardı. Lakin kitaplar olmadan nasıl yaşardım. Bildiğim tek şey yazmaktı, çocukluğumdan beri. Başka türlü normalleşemiyordum. Altmış yaşıma, mutsuz, umutsuz, yalnız bir yazar olarak girmiştim. Artık ben hiç kimsenin hiç kimsesiydim. Bu kimsesizlikte nereye dönsem kendime çarpıyordum. Kağıdım, kalemim, kitaplarım tek yoldaşımdı. Hoş geldin altmış yaşım. Hoş geldin ıssızlığım, hoş geldin yalnızlığım. Dört duvar yalnızlığım, kırk metre kare ıssızlığım…

İnci Yılmaz Şimşek
Hükümsüz Kimlikler ve Ölümüne Aşk yazarı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın