“… Erzurum’da mübarek bir zat müthiș bir hastalığa giriftar olmuştu. Yanına gittim. Bana dedi: ‘Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup yatamadım…’


Dil bekası, Hak fenası istedi mülk-ü tenim
Bir devasız derde düştüm, âh ki Lokman bîhaber

(Benim kalbim bütün kuvvetiyle beka istediği halde hikmet-i İlahiye, cesedimin harabiyetini iktiza ediyor. Hekim-i Lokman da çaresini bulamadığı dermansız bir derde düştüm.)

Ey bîçâre hasta!
Merak etme, sabret.

Sana verilen bu hastalık sana dert olsun diye verilmedi, belki rahmet olarak verildi. Ömür sermayen gaflet içinde gitse, çabucak gidiyor. Hastalık geldiğinde ise inşâallah bıraktığı meyveleriyle büyük kârlar elde etmeni sağlayacak.

Ey sabırsız hasta!
Sabret, belki şükret.

Şu sana verilen hastalık eğer ki şikayet etmez sabredersen ibadet hükmüne geçecek. Bir dakika ömrünü bin dakika hükmüne getirip, sana uzun ömrü kazandıran hastalıktan teșekkî (şikayet) değil, teşekkür et.


Ey tahammülsüz hasta!

Eğer hastalık ve musibetler verilmese ne olurdu bilir misin? Ömrün bir Firavun gibi geçecekti. Ahireti unutacaktın. Gaflet içinde geçen bir ömrün olsa daha mı iyi olacaktı? Halbuki hastalık öyle mi? Sana kabri hatırlatır. Olur da titrersin, günahların dökülüverir… Sana der ki:“… Başıboș değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.”

Her şey zıttıyla hakikat bulur. Örneğin Allah’ın Şâfî ismi, şifa veren anlamına gelir. İyileşmek için de önce hasta olmak gerekir ki Șafi ismi tecelli bulsun. Aynı şekilde, Allah’ın Rezzak, rızıklandıran ismini anlayabilmek için, açlığı tatmak gerekir. Hep tok olan, hiç açlığı tatmayan birinin rızkı vereni hatırlaması mı daha kolaydır, yoksa bir miktar açlığı tatmış ve sonunda rızıklanarak karnını doyurabilmiș birinin mi? O halde Rabb’imiz; açlık, hastalık veya herhangi bir imtihanı vererek bize kendisini tanıttırıyor. Kendisini sevdiriyor. Çünkü sevmek için de önce tanımak gerek…

İşte Allah’ı tanımak için, arınarak kemale ermek için ancak musibetlerle olgunlaşabiliyoruz. Aslında musibet perdesinin arkasında ne kadar büyük bir rahmet var: Hayat gayemizi unutup gaflet çukuruna ve Allah korusun küfrün karanlığına saplanmamak için bize misafir olarak verilen musibetler; günahlarımıza keffaret (Keffaretü’z-zünub) vesilesi oluyor ve sonsuz hayatımız için o elemin karşılığında bir lezzet bırakıyor. Rahmanu’r-Rahîm olan Allah’a şükürler olsun….
Madem ki bu başımıza gelen musibetler rahmet tecellisi olarak bize misafir olmuş; derdi verene dua ile müracaat etmeli, sabır içinde şükretmeliyiz. Hastalık seni tam uyandırıncaya kadar sabra çalış kardeşim! Hastalık vazifesini bitirdikten sonra Hâlık-ı Rahîm inșâallah sana şifa verir. Şekva etme, sabır içinde şükret…

Bu da geçer Ya Hu!
Sen oldurana bak.
Ömrün bâki değildir:
Ölmeden olmaya bak.
Şer bilinende hayır vardır:
Hayrı görmeye bak…
Duanın aracıdır maraz:
Titrer sema ve arz!
Sabret:
Gelen boşa gelmemiştir,
Boş da gitmeyecektir!
Arındırmak için,
Görev üzere gelmiştir…
Hoş gör,
O seni hoş edecektir…
Geçici elemler gidince,
Lezzeti kalır geriye…
Ne mutlu sana ki,
Günahların azalmış,
Ömrün uzamıştır…

*Yararlanılan Kaynak: Lem’alar, 25. Lem’a (Hastalar Risalesi)

Reklamlar

By Sena Teper

Sanat Tarihi Öğretmeni, Çocuk Gelişimci, Yazar

Bir Cevap Yazın