Seçil Ana son defa baktı yaşlı kavak ağacına, minicik elleri ile tam yetmiş yıl önce babasıyla ağacı diktiği günü anımsatarak. İlk suyunu verdiği ağacı şimdi gözyaşları ile suluyordu. Bir umut vardı belki de, bir umut olmalıydı. Hayata daha sıkı sarılabilseydi keşke şu yerdeki toprak gibi kurak elleri. Okşadı kavak ağacını sessizce. Gençliğinde kitaplar okurdu dayayıp sırtını gövdesine. İlk defa burada aşkını ilan etmişti sevdiği ona, burada türküler okumuştu, ilk karnesini de mezuniyet kepini de burada eline alıp poz vermişti. Daha nice anılarına şahit olmuştu yaşlı kavak. Şimdi kesilecekti demek, ha! Şehirde kalan son bahçeli ev onundu. Bu beton ile toprak arasındaki kavgayı kaybetmişti. Baza altındaki eski albümler gibi bir kenara atılmıştı anıları.
Bilgiç bilgiç avuçladı toprağı son defa, veda vakti gelmişti artık. Sevgi ile okudu yine yorgun sesi ile türküsünü;
“Bütün kusurumu toprak gizliyor
Merhem çalıp yaralarım düzlüyor
Kolun açmış yollarımı gözlüyor
Benim sadık yârim kara topraktır…”
Seçil Ana göz yaşlarına engel olamıyordu bir türlü. Ellerindeki bir avuç toprağı göz yaşları arasında saygı ile kokladı. Engel olamamıştı, mücadele edememişti yeterince toprağı için. Evlatları annelikten reddederler diye, sahipsiz bırakmıştı kavağı. Paraya ihtiyaçları varmış, daha fazla beton istiyorlarmış. Bir kaç metrekare beton daha ekleyip hayatlarına küçük saksılarda küçücük kaktüsler yetiştirip doğa aşığı ilan edeceklerdi kendilerini. Seçil Ana savaşında yalnız kalmıştı. Küçüklüğünde boydan boya portakal ağaçları dolu sokağı şimdi boydan boya beton doluydu. İnsan evlatlarının bu beton aşkını bir türlü anlamıyordu. Bir insanın betona neden ihtiyacı olsundu mezarına konmayacaksa eğer.
İnce telli uzun iki belik ördüğü saçlarını başının üzerinde sardı yine gençlik günlerindeki gibi. Toprağın üzerine boylu boyunca uzattığı ayağına baktı. Ayakkabısını çıkarıp basmak istedi yine toprağa ama bu kalın ten çorabı da çıkaracak hali yoktu. Burnunu büktü hayal kırıklığı ile. Gözlerini kaldırdı yavaşça yerden bu sefer karşıdaki sundurmaya takıldı gözü. Kocası ile birlikte karşılıklı oturup muhabbetle içtikleri çayları düşündü.
Ah! Bu ev, bu sundurma! Ah! Bu kavak, bu çiçekler, bu toprak… Hepsi öksüz kalacaktı. Geçmiş günleri düşündü yine zaten elinde geçmişi dışında hiç bir şey olmayan geçmişte yaşayan bir kadındı o da diğer yaşlılar gibi. Bugünün bir önemi yoktu, hatta hiç önemi yoktu. Yiyip içip, uyumak dışında hiç bir işe yaramıyordu bugün kavramı onlar için. Bugünü geçmişlerini yaşatmak için yaşıyorlardı zaten yaşlı insanlar. Neden yaşlanmıştı ki zaten? Ruhu bedenine dar gelip koşmak, dans etmek isterken bedeni sadece nefes alıp vermek istiyordu, fazlası fuzuli geliyordu.
Çocuklarının ilk adımlarına şahitlik etmiş bu toprak, çocukları düştüklerinde de yine sevgiyle kucaklamıştı minik bedenlerini. Bu minik taşlar ayaklarını sıyırmıştı çocukların, toprak çocukların kanına bulaşmıştı, çocukların kanı da toprağa… Gece saklambaç oynarken çocukları gözlerini kapatıp yine kavak ağacına yaslamışlardı.
Bal rengi gözleri ile baktı toprağa yine sevgi ile derin bir iç geçirdi, tüm geçmişi bir kerede içine çeker gibi. Bu kavgada o kadar yalnız kalmıştı ki nereye gitse kendine çarpıyordu.
Oğlu bahçe kapısının önünden seslendi sabırsızlıkla, telefonla oynamaktan sıkılarak,
“Evden alacak şeylerim var, dedin geldik anne. Minicik bir valiz yaptın. Bir saattir seni bekliyorum arabada. Hadi ama, sıkıldım!” dedi.
Seçil ana valizine yaslanarak kalkmak istedi, hafif bir meltem okşadı yüzünü, kavak ağacı gülümsedi mahcub. Yere yığıldı hatıralar, elindeki toprak yine toprağa karıştı. Seçil Ana vedalaşmaya geldiği kara toprağa kavuşmuştu böylece ebediyen.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın