Kahramanımız hınçla evden çıkmıştı. Ama kendini evdeki diktatoryal rejimin emir ve yasaklarına boyun eğmiş bir şekilde göstererek ve içinden, “Yalnızca şimdilik…” diyerek.

Yine çoğu sabah olduğu gibi evin dışarıya açılan kapısından altı aşınmış terlikleriyle çıkıp, 45 ama bazen de 47 adımlık ötedeki fırına kadar gidecekti. Evden nasıl çıktığı diğerleri için pek bir sorun teşkil etmiyordu, neticede evin en küçüğü olmak bunu gerektiriyordu. Ama zoruna giden abisinin kendinden üç yaş büyük olmasıydı. Aradaki üç yaş farkı bu kadar otorite oluşturmaya yetiyordu demek ki. Anlaşılan üç yıl sonrayı bekleyecekti. O zaman kendi de büyüyecek ve artık abisiyle aynı yaşta olup ekmek almak için taş makas kağıt oynayacaklardı. İşte bu şekilde, herkese karşı adil olan bir rejim inşa edilmiş olabilirdi. Caminin köşesinden kaşları çatık, yumrukları sıkık bir halde geçerken “Evet, adil olması gereken tam da buyken neden hep ben gidiyorum ki?” dedi.

Köşeyi döndükten sonra fırının tabelası göründü. Fırından içeri girdi. Bir elini masaya koyarak, ayak parmak uçlarıyla yükselip diğer eliyle masaya bozuklukları bırakırken Yüksel Abi’ye, “Selamun Aleyküm, üç ekmek ama bir tanesi çiçek olsun, Yüksel Abi” dedi.

Yüksel abi her zamanki babacan tavrıyla bıyığının altından gülümseyerek, “Ve aleyküm selaam Kahraman, nasılsın, hayat nasıl gidiyor?” dedi.

Her geldiğinde aynı türden sorulara muhatap olan Kahraman, biraz da sıkılarak; “Evdekilere takığım bu aralar. Bana kalacak yer lazım, bu para da beni bir iki gün idare eder herhalde.” demek istedi ama ne yazık ki o kadar büyük olmadığını biliyordu. Ama geçen pazar akşamı izledikleri “Bebek Firarda” filminde küçücük bebek neler neler yapıyordu oysa. Kendisi de bir kaç gün kaybolsa, o zaman evdekiler değerini daha iyi anlarlardı. Kahraman kafasındaki bu düşüncelerden sıyrılarak, “İyiyim Yüksel Abi.” ile konuşmayı geçiştirdi.

Yüksel Abi fırından yeni çıkan sıcak ekmekleri gazete kağıdına sararken, “Dikkat et elini yakma Kahraman.” dedi.

Kahraman için bu cümlede pek yabancı sayılmazdı. Gazete kağıdına sarılan ekmekleri bir eli altta diğer eli üstte hafifçe kavradı. O kadar ekmek almaya gitmişti, en iyi tekniğin bu kavrayış olduğunu deneyimleyerek öğrenmişti artık. Her iki kolu alta olacak şekilde kavrarsa, her ikisinin de aynı anda yanacaklarını acı bir şekilde de olsa tecrübe etmişti. Böyle yaparak bir eli yanarken diğerini koruyor, alttaki çok yandığında ise üsttekiyle vazife değişikliği yapıyordu. Kahraman, alttaki koluna yayılan sıcaklığı hissederek, “Tamam, kolay gelsin Yüksel Abi.” dedi ve hızlı adımlarla fırının sınırları içerisinden ayrıldı.

Artık zorlu maraton başlamıştı. Hızlıca yürürken aynı zamanda acaba 45 adımdan daha iyi bir rekor yapabilir miyim diye düşünüyordu. Aynı zamanda kollarındaki sıcaklığı dengede tutmak için termodinamik kurallarından haberi olmadığı halde keşfettiği teknikle elinden geleni yapıyordu. Caminin köşeyi çoktan dönmüş, eve de az kalmıştı. Aklına uzun kollu kapüşonunu giymediği geldi ve o an nasıl bir hata yaptığını düşünüp, şaşırırken ellerini değiştirmeyi unutuvermişti. Ve yakıcı sıcaklığın ince sızısını hissetti. O telaşla adımları koşuya dönüştü. Artık rekor falan hiçbir şey umurunda değildi. Binaya koşarak girdi, merdivenlerden bir rüzgar gibi geçti ve aceleyle ekmekleri kapının yanındaki ayakkabılığın üzerine koydu. Kollarını soğutmak için birbirine kavuşturdu. Henüz rahatlamadan ve sıcaklık geçmediği halde zile bastı.

Kapıyı annesi açmıştı. Annesi Kahraman’ın kollarını ovuşturduğunu fark edince hemen eğilip şefkatle oğlunun kollarını okşadı, sağ yanağına da bir öpücük kondurdu. Kahraman bir anda yumuşadı, bütün problemlerinin çözülüverdiğini hissetti. Annesi güzelce sarılarak oğluna, “Aferin benim Kahraman’ıma.” dedi. Annesinin bir eli ekmeklerde diğer eli de Kahraman’da olarak beraberce mutlu bir şekilde içeri girdiler.

Yönlerini mutfağa doğru çevirdiklerinde Kahraman, abisinin mutfak masasında yerini çoktan almış olduğunu gördü. O an Kahraman için zaman aniden duruvermişti, elinin annesinin avucundan kayıp düştüğünün farkında bile değildi. Zihninde kendiyle hesaplaşmaya başlamıştı. “Beni cami avlusunda buldukları doğru olabilir mi gerçekten? Bir annenin benim gibi cefakâr ve abim gibi pişkin bir evladı nasıl olabilir? Ben ellerimi feda edeyim O’nun için abimin şu vurdum duymazlığına bak!”

Zaman tekrardan akmaya başladığında adımlarının kendinden habersiz bir şekilde O’nu mutfağa getirdiğinin yeni farkına varabilmişti. Abisinin yanına geldi, siniri geçmemiş bir halde bir iki laf söyleyecekken, abisi Kahraman’ın yanaklarını iki avcunun arasına alarak, “Günaydın, Bicirik.” dedi ve bir öpücük konduruverdi. Kahraman yine şok. Bu sefer zaman durmadı ama bir anda abisi hakkında düşünceleri uçup gitti, cami avlusu meselesini de şimdilik rafa kaldırdı. İçinden, “Bu öpücüklerde bir şey var herhalde. Bir dahaki sefere öptürmeden gireyim bakalım.” dedi.

Kahraman, herkesin yerinin belli olduğu masadaki yerine oturdu. Babasının da masadaki yerini almasıyla birlikte çoğu sabah olduğu gibi patates kızartmasının eşliğinde güzel bir kahvaltıyla, ailecek mutlu bir halde güne başladılar.

Reklamlar

By Mahmut Cihat

1994 Çorum doğumlu. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü, Yüksek Lisans Öğrencisi. Bişnev Dergi'de yazar.

Bir Cevap Yazın