Pişmanlık denizinde yüzen küçük kağıttan gemimi çıkaracak güvenli bir liman bulamamıştım bu yer yüzünde. Nereye baksam peşimden geliyordu geçmiş pişmanlıkları, uğruna sevdiklerim için vazgeçtiğim gelecek umutları. İnsanın geçmişe yönelik, yaptıklarına yönelik pişmanlıkları neyse de, yapmadıklarından, ertelediklerinden, gerçekleştiremediklerinden dolayı yaşadığı pişmanlıklar midesine oturan ağır bir kaya parçası gibiydi. Deniz kenarında rüzgarın ve dalgaların etkisiyle her geçen gün oyulan, günden güne çürüyen, üzeri yosun kaplanan… Pişmanlıklarım gece verdiğim kararlar gibiydi artık daha çok; hiç bir sabaha varmayan, güneş görmeden yitip giden. Her pazar gecesi aldığım her pazartesi sabahı bozduğum, öyle gündelik, öyle sıradan…
Kırk dört yaş ne demekti bir kadın için tam kırk dört eksik yaş. Ve… Lanet olsun ki yaşayamadığım her gün de takvimden bir sayfa daha eksiltiyordu. Zamanın içinde öyle hiç bir şeye dokunmadan sessizce geçip günden güne yaşlanıyorum. Artık yüzümdeki çizgilerin de benim için bir anlamı yoktu ya da ağaran saçlarımın, bilgelik göstergesi, yaşanmışlık göstergesi de değillerdi üstelik. Yer çekimine yenik düşen düşlerimi saymıyorum bile, aciz bedenim hatta yanaklarım bile karşı koyamamışken yer çekimine… Geçip gidiyordu günler öyle birbirinin aynı, birbirinin tekrarı. Bense hala annesinin evinde kedisiyle oturan bekar bir kadındım.
İşi olmayan, eşi olmayan, çocuğu olmayan, geleceğe dair hiç bir ümidi olmayan. Yaşlı annemin kahve içerken saydığı ismini dahi bilmediğim, yüzünü hatırlamadığım sayısız akrabanın ve onların çocuklarının ve dahi torunlarının maceralarını dinleyen…
Zaman akıp gidiyordu, bense pişmanlıklarımdan kaçmak için annemin sohbetlerine sığınıyorum. Karşımda kazanıp da gitmeye cesaret etmediğim okullar listesi, reddettiğim farklı mesleklerden gelen evlenme teklifleri, kazanıp da gitmeye cesaret edemediğim üniversite isimleri…
Neden korkutmuştu hayat bu kadar beni? Televizyonda, gazete haberlerinde okuduğum onca kadın cinayeti ve tecavüzleri neden korkutmuştu bu denli beni? Tek bir adım atmadan, başıma bir şey gelmesin diye evden çıkmadan, mahalle esnafına bile gidip alışveriş yapmadan geçmişti koca bir ömür. Hayatım hep belkilerin sıcak hayalleri ile dolu olmasına rağmen ben nefes almaktan bile korkmuştum. Bu korku ile bu yaşıma kadar gelmem yaşamaktan satılırsa şayet. Yarım yaşımdakiler yaşıma hürmet ediyorlardı, ne vardı yaşımda anlamıyordum. Oysa, ben onlara daha çok hürmet ediyordum. Az yaşamışlardı ama öz yaşamışlardı. Hayatı, insanları benden daha iyi tanıyorlardı. Ben alışveriş yapmayı, pazarlık yapmayı bile bilmezdim. Hürmet edilecek ne yaşım vardı ki benim! Tam kırk dört yıl o odadan bu odaya gezmiştim. Gördüğüm gökyüzü evin balkonundan ve penceresinin çerçevesinden gördüğüm mavilikti sadece, gözyaşları ile dalıp gittiğim bir mavilik.
Ah… İstemediğim bir üniversiteye sırf puanım yetiyor diye gidip pişman olmayı ya da evlenip pişman olmayı ne çok isterdim oysa. Evimize misafirliğe gelenlerin anlattığı pişmanlıkları yaşamayı ne çok isterdim. Şimdiki aklım olsa bu kadar erken evlenmezdim ya da tercih döneminde kimseyi dinlemez istediğim üniversiteye giderdim diyorlardı. Aradan geçen dört beş senede ne vardı ki bu denli evlilikten ya da meslekten nefret ettirecek? Ben de pişman olur muydum onlar kadar bilmiyordum. Bu pişmanlığı yaşamak için cesaret etmem gerekiyordu. Evlenmeden çocuk sahibi olmanın bir yolu var mıydı bu ülkede acaba. Kendi çocuğunun hem annesi hem de babası olmanın bir yolu var mıydı? Böyle yurt dışındaki bilim insanları, kadının kendi hücrelerinden yumurtayı döllemişler diye okumuştum bir yerde. Olabilir miydi, böyle bir şey? Gerçek olabilir miydi, hep merak ettim bu konuyu bu.
Belki okusaydım üniversite gitseydim hayalimdeki biyoloji bölümüne bunların cevabını da bulabilirdim. Keşke üniversite tercih döneminde başkalarını değil kendi iç sesimi dinleseydim, o zaman soru soran değil cevap bulan olurdum. Belki üniversitede bir arkadaş ortamım olurdu, onlarla konuşup onlarla sohbet ederdim. Gerçi, belki o zamanda samimi olmadığım insanlarla muhabbet etmezdim, peşimi bırakmazlar korkusu ile, ya da söylediklerimi aleyhimde kullanmasınlar diye. Belki yalanlar söylerdim insanları uzaklaştırmak için, belki sigaraya başlar, sigaraya sığınırdım. Kötü alışkanlıklarım olunca yaklaşmazlardı insanlar bana. Belki de yemeğe sığınır göbekli bir kadın olurdum, pişmanlıklarımı yiyerek bastırdım. Ah… İnsanların pişmanlıklarından bir hayat kurardım belki de. Ama yoktu, bunun bir yolu yoktu. Korku ile yaşamaktan pişman olmaya bile vakit bulamamıştım. Şimdi kendi yalnızlığım ile karşılıklı kahve içip başka hayatları öğrenmek için, başka hayatlara dalabilmek için kitaplara sığınıyordum. Kağıttan gemimi kendi sığ sularında yüzdürüyordum.


İnci Yılmaz Şimşek
Hükümsüz Kimlikler ve Ölümüne Aşk yazarı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın