Issız bırakılmış yurtlarda kadim zaman insanlarıyla buluşmak ister misiniz!? Bir yolculuğa çıkalım o halde bugün; yıllarca önce terk edilmiş bir diyara doğru?!..

Zihninizi kapatın dış dünyaya, sigaranızı söndürün, gürültüsünü unutun sokağın, gözlerinizi yumun birkaç dakikalığına ve bir anda açın kırkıncı kapısını kalbinizin…

Bir kızgın kum denizi mi yakıyor şimdi gözlerinizi ve gölgeniz ayaklarınızın altına mı toplanıyor?!.. Doğru yere geldiniz. Artık ne yolunuzu, ne de yönünüzü aramaya çalışmayınız, bulamayacaksınız… Nerde, kaç yıllık yolda gizlendiğini bilmediğiniz bir sevgilinin kumdaki izlerini yok etmekte sanki sam yeli yavaş yavaş. Koşmayın siz de, acele etmeyin, yetişemeyeceksiniz nasıl olsa rüzgâra. Sakinleşin, kendinizi dinleyin ki doğru karar veresiniz; neredeyim, niye geldim, nasıl gitmeliyim?!..

Arada sırada sizi andıran, sizin gibi kaybolmuş âşinalara rastlamaya başlayacaksınız az sonra; çaresiz ve umutsuz dolaşıyor göreceksiniz hepsini. Şaşıracaksınız, gerçeği bilmediğiniz ve bildiğinizi gerçek sandığınız için… Gerçek yalnızca bir acı ve hüzün oysa burada…

Bir bilseniz, ah bir bilseniz, bu çöldeki herkesin, sizin sevdiğinizi sevdiklerini!.. Ve bilesiniz ki onlar da sizin gibi bu çölde cânân diye diye candan geçecekler sonunda. Hatta arada sırada rastladığınız kemiklerin, kafataslarının da sizden önceki aşıklarına ait olduğunu bilseniz Sevgili’nin.

Bu acı çöllerde bir iksir bulduğunuzu farz edin şimdi, aşk adında. Bütün zehirlerden daha acı, ama bütün lezzetlerden daha leziz. Öyle bir acı iksir ki içtikçe susayacak, susadıkça içmek isteyeceksiniz. Hani “Fe-şâribûne şürbe’l-hîm (Vâkıa, 55)” buyurulmuş ya, tam da öyle. Üstelik bu iksirin sevgiliden geldiğini de bilmektesiniz… Bir dert ki dermanı kendi içinde. Bir derman ki derde feda edilmekte. Dert ki, canla başla kabul görüyor; derman ki bizatihi dert oluyor. “Dertleri zevk edindim” diyen şairin açmazı gibi hani.

Atamız Safiyyullah’ın yasak meyvayı taddığı gün yaratılan bu çölde öyle kervanlara rastlamaktasınız ki şimdi, muhtelif yönlere doğru dalgın, üzgün, küskün; ama istekle; ağır ağır, adım adım ve gece gündüz sürekli gitmekte ha gitmekteler… “Aynı kervana bu kaçıncı rastlayışım?” diye sormayınız sakın kendinize; onlar da sizin gittiğiniz yöne, sizin gittiğiniz yola ve sizin gittiğiniz sevgiliye gitmekteler, günler, haftalar ve yıllardır… Dönüp durmaktalar…

Katılmak ister misiniz kervana?!.. Biraz sonra aşk sürgünü deve yavrularının boyunlarındaki ceresler çalmaya başlayacak… Kalmayasınız dağlar başında; yalnız ve tenha, uykulu ve uyanık… Ceres seslerini her işittiğinde bir kez daha tükenen ihtiyara rastlayacağız az sonra. Hani Yusuf’un hasretiyle gözlerine kara sular inen ihtiyara… Duyduğu seslerden, Yusuf’u Mısır’a götüren kervanın Ken’an illerinden geçtiğini zannedecek yine ve kokusunu almak isteyecek uzun ve derin nefeslerle. Yine “Yusuf’um!.. Yusuf’um!” diye ağlayacak. Bu kayıp elem çölünde tek bilinen kulübe onunkidir, tek mekan, tek yurt. Bütün yönler ona göre tayin edilir; bütün tarifler, bütün adresler ona göre… Hüzünler Evi derler oraya…

Hoş geldiniz!..

Hoş geldiniz Yahya Kemal’in, Fazıl Ahmed’e ithaf ettiği gazelin mısralarına:

Bir hıyâbândır ki hasret kûy-ı cânândan geçer

Her geçen cânâna peyvest olmadan candan geçer

Cümle lezzetten lezîz iksîrsin ey zehr-i aşk

Zevki derdinden alan her ruh dermandan geçer

Meyve-i memnûdan tadmak günâhından beri

Kârbân-ı aşk bitmez bir beyabandan geçer

Pîr olur Ya’kûb bir savt-ı ceres gûş eylese

Mahfe-i Yûsuf sanır vâdi-i Ken’an’dan geçer

Dinlemekçün mâcerâ-yı hecri nâyından Kemâl

Mevkib-i yârân civâr-ı Beytü’l-ahzân’dan geçer

Kaynak:
İskender Pala

Bir Cevap Yazın