Eline geçirdiği kalemle elleri titreyerek çizdi üzerini yazılan yazıların Halime öğretmen. Bu uzaktan öğretim ile hiç bir şey öğrenememişti çocuklar. Taşımalı sistemle ilçeye gelen çocuklara vurmuştu en büyük darbeyi uzaktan eğitim. En istekli, en çalışkan, en sorumluluk sahibi, en başarılı çocuklarına. Şimdi babasının telefonu ile köyün bakkalında üç kardeşi ile birlikte sırayla derse giren öğrencisi Gönül için endişeleniyordu en çok. İlk defa Gönül’e yüz dışında bir not vermek zorunda kaldığını hissetti. Bir cesaret değiştirmeyi düşündü yazdıklarını, eli varmadı, idealistliği izin vermemişti ona. Bu vicdan azabı ile yaşayamazdı. Düşük not verince de yaşayamayacaktı zaten. Ne yapacağını bilemedi. Bu ikircikli durum çok canını yakmıştı. Gözleri nemlendi. Uzun, kıvırcık, her zaman iki belik yaptığı saçlarını hatırladı bir an. Öğrenmek için aşkla bakan minicik koyu kahve gözlerini… Umut yarınlarındı ama yarından umudunu bugünden kesmiş bir hali vardı. Hele şu virüsten dolayı tam kapanma başladığından beri köydeki öğrencilerinin hiç biri derse katılamamıştı. Köyün bakkalı kepenk vurmak zorunda kalmıştı kapısına. Neye inanacağını hiç bilmiyordu artık. Televizyonda birbirinin aynı haberler, her şeyi bilen okumamış profesörlerin ortaya çıkan her konuda yorum yapmasından sıkılmıştı. Zaten televizyon da izlemiyordu. Bu yaştan sonra kadın programları izleyecek hali de yoktu. Hele kitap, eline ne zamandır kitap alıp şöyle balkondaki koltuğunda kahvesini yudumlayıp hafif bir müzik eşliğinde okuyamamıştı. Ah bu zaman nasıl bir şeydi ki ellerinden kayıp giderken bu kadar aceleci davranıyordu.
Yirmi yıllık öğretmendi Halime Öğretmen, öğretmenlikte altın çağını taşıyordu ama not vermek onun için hiç bu kadar zor olmamıştı. Onun gibi gönlü güzel bir insan daha bulunmazdı, bulunamazdı. Sönen ocağın sesi ile fırladı masadan, süt taşmış ocak batmıştı. Saate o kadar da dikkat etmişti nasıl olmuştu bu iş? Yazılı kağıtlarını düşündü yine kirlenen ocağı temizlerken.
“Çocuklar!” dedi,
“Bu çağın çocukları, çok zor. Gerçekten çok zor bu çağda çocuk olmak.” dedi.
Çocuklarının derdine deva olamamanın burukluğu ile. Oysa bütün öğrencileri ona bir süper kahramanmışçasına güveniyordu. Düşüncelerini tamamlamasına dili varmadı. Empati kurması için kendi çocuğunun olması da gerekmiyordu. Kendini işine adamış bir öğretmendi Halime Öğretmen. Yıllarca kendisine gelen tüm teklifleri geri çevirmiş, evliliği bir yana bırakmış kendini tamamen çocuklara, eğitime, ülkesine adamıştı. Bu adanmışlık altında eziliyordu, bir yandan da. Uzaktan eğitimi en iyi şekilde uygulamak için aldığı onlarca kurs sanki boşunaydı. Yetmemişti çocuklara, yetirememişti bilgilerini. Emekliliğine daha altı yıl vardı, ne yapacaktı. Altı yıl daha uzaktan eğitim çekilecek şey değildi. Okuldakinden kat ve kat daha fazla yorulmuştu bu süreçte. En iyisini yapmak için gece gündüz uğraşmıştı.
Olacaktı olmasına da olduramıyordu bir türlü. Yemek, temizlik, çamaşır, iş derken kendine hiç vakit ayıramıyordu. En son ne zaman şöyle güzel bir cilt bakımı yapıp uzun bir banyo yaptığını ise hiç hatırlamıyordu. Sahi, en son ne zaman bakmıştı aynaya. Banyoya gidip yüzünü yıkadı. Göz yaşları şehrin şebeke suları ile karışmıştı. Artık tüm şehir hüzün dolacaktı. Yüzünü kurutup havluyu yavaş yavaş ayna karşısında aşağı indirdi. Ağlamaktan nar gibi kızaran gözlerini gördü önce. Sonra kahveden mora doğru değişen göz altlarını. Havluyu lavaboya bırakıp parmaklarını gezdirdi kaz ayaklarının üzerinde. İnsan bir senede bu kadar değişebilir miydi? Ne kadar salmıştı kendini bu denli, ne vakit bırakmıştı hayata umutla bakmayı. Yorgundu Halime Hanım hem de haddinden fazla yorgun. Ellerini karlar düşen saçlarında gezdirdi. Bu saçlar ne zaman bu denli beyazladı. Ne zaman bu denli düşman oldu aynalar?
“Hayır! Bu aynadaki kadın ben olamam. Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?” dedi Cahit Sıtkı’yı yad ederek.
Çiçek gibi yüzü solu vermişti. Geçen zaman bu denli acımasız olmalıydı. Hele şu yordun bakan gözler hiç Halime Öğretmeni yansıtmıyordu. Olacaktı olmasına ama olduramıyordu bir türlü işte. Kafasın içindeki onca işi bir yoluna koyamamıştı. Ayna puslanmıştı. Aynayı temizledi kafasında düşüncelerle. Hele şu ev, kahrolası bu ev her gün yeni yeni işler icat ediyordu başına. Bir yeri temizleme başka yer batıyordu gözüne. Dersin tam ortasında gözüne bir yer takılıyor, teneffüste harıl harıl temizliyordu. Sonra başka yer takılıyordu gözüne bu sefer orayı temizliyordu. Bu kahrolası ev yorgunluğuna yorgunluk katıyordu.
“Boşuna dememişler daire diye. Hemster gibi dönüp dolaşıyorum aynı dairenin içimde, elde avuçta bir şey yok. Her akşam aynı soru bütün gün ne yaptım, diye. Sahi bütün gün ne yaptım? Koca bir hiç!” diye düşündü.
Saçlarını tarayıp yine vardı can sıkıntısı ile yazılı kağıtlarının başına isteksizce.

Bir Cevap Yazın