97 yılında İstanbul’a yeni gelmiş henüz 17, yaşında her işi koşarak; heyecanla, aşkla ve şevkle yapmaya gayret gösteren bir gençtim… O yıllarda Ortadoğu Gazetesi’nde işe girmiş henüz 2-3 aylık bir emekçiydim.
Bir gün patronum rahmetli Zeki Saraçoğlu’nun beni çağırdığını söylediler.
Eyvahh dedim, kesin çalışma sistemimi ve şeklimi beğenmedi ve beni kovacak…
Böyle garip ve korku dolu duygularla odasının yolunu tuttum… İçim içimi yiyordu.
Zira gazete binası Yenikapı’dan hem yeni taşınıyor, hem ilk başta arşiv evrakları direk bana geldiği için adeta bir tarla faresi gibi elime geçen her evrakı okumadan tasnifini yapıp arşive kaldıramıyordum. Bu öyle bir hal almıştı ki çoğu kez asıl işim olan Zeki Bey’in özel işlerine koşuşturmayı ya unutuyor, ya da erteliyordum.

Geldim odasına ve selamımı verdim…
– Beni çağırmışsınız Zeki Bey, hayır olsun inşallah…
– Gel bakalım Yuşa, Baki Bey (idari işler müdürü) senin ayaklı bir kütüphane olduğunu ve çok çalışkan olduğunu söyledi- dedi…
– Estağfurullah efendim, öyle değilim ama okumayı ve yazmayı seviyorum- dedim…
– Madem okumayı ve yazmayı seviyorsun sana bir hediye vermek istiyoruz- dedi.
– Efendim ben kovulmayı bekliyordum aslında ama şimdi gerçekten çok şaşırdım- dedim.

O meşhur pala bıyığının altından gülümseyerek Baki Bey ve emekli Albay yakın arkadaşıyla yüzüme bakıp masanın üzerinde duran bir kutuyu bana doğru uzattılar…

– Ee açsana oğlum ne olduğunu merak etmiyor musun hediyenin- dedi.

Heyecandan kutuyu da açamadım, sağ olsun Baki Bey yardımcı oldu ve kutunun içinden sıfır kilometre bir daktilo, bir tomar da kağıdı bana teslim ettiler…

Hayatım boyunca almış olduğum en anlamlı, en güzel hediye bir daktilo ve bir tomar kağıttır benim…
Hatta hiç bir hediyenin beni böyle mutlu edebileceğini de sanmıyorum….

Rahmetli Saraçoğlu’nun bu tavrı, özellikle yazma ve okuma noktasında benliğimin, düşüncelerimin yüzseksen derece değişmesine vesile olmuştu diyebilirim…

Ne diyelim, Allah ona rahmet eylesin… Tam Enderun terbiyesi görmüş gerçek bir Osmanlı Beyefendisiydi…

Her ne ise, işte gençlik yılları bir daktilo hasretiyle geçen benim neslim, tuşlar arasında duygularına ihanet etmenin acısını yeni yeni fark ediyor ve kalem ile eski dostlukların hasretiyle kadim zaman hülyalarını yaşamaya çalışıyor şimdi.

Her şey ne kadar da hızlı olmuştu; önce beyaz kağıtlara ağırbaşlı ve muhteşem satırlar dizen daktilo, ardından da mikroçiplerin sanal güzelliklerini beyaz cama yansıtan bilgisayar klavyelerinin heyecanıyla uyku perilerini sürgünlere göndermiştik… Evet, bilgisayar bize zaman hediye ediyor, yarım günlük işi bir saatte bitirmenin hazzını yaşatıyordu; ama vaktiyle özene sevine üzerine harfler döktürdüğümüz kağıtların dostluğunu alıp götürüyordu yüreklerimizden ve kalemlerimizin sıcaklığını ellerimizden.
Bilgisayar, kağıdı ve kalemi hep kıskandı bizden ve onulmayacak yaralar açtı yüreklerimizde; duygularımızı sanallaştırdı. Kağıt ile hayallerimiz arasındaki bağı kopardı önce, sonra da yazıyı bir sanat, bir duygu, bir düşünme aracı olmaktan çıkardı.

Aynı mektubu bir kere bilgisayarla, bir de kalemle yazınız ve düşününüz bir lahza, acaba hangisini öpüp bağrına basacaktır sevdikleriniz ve hangisinin yazısından sizin halinizi anlamaya çalışacaktır?
Eski belagat nesrinin nezih ve incelikli mektuplarıyla birlikte mürekkebin sayfa üzerindeki münhanilerinden tüllenen sevgiler de kayboldu gitti.

Bir şiiri şairin el yazısıyla mı okumak istersiniz; yoksa size gönderilen bir elektronik mektup fontlarıyla mı? Mesleğim yazmak üzerine olduğundan mı nedir, ne zaman bilgisayarımda birkaç dizeyi dizecek olsam, ekranın neresinde daha güzel durur diye devamlı kes-yapıştır yapar; ama bir türlü gerçek yerini bulamam dizelerin.
Bilirim ki onların gerçek yeri ya bir nesirin tertipli hattı, ya bir şiir defterinin kasten boş bırakılmış zahriyesi, yahut da bir Samsun sigarasının mürekkep lekeli kağıdıdır. Şiirin has mekanı, şairin parmak izinin olduğu yerdir. Şiir kitaplarının mizanpajlarını bir türlü benimseyememişimdir bu yüzden.

Ancak şiirle yazıldığı vakit anlam kazanan eski aşk mektuplarını düşünün bir. Sevdasını dillendirmek için düzyazı mektubu yetersiz bulan kadim zaman âşıklarını hatırlayın bir de. Duygu katarlarını yüklenip götürsün diye, harfleri kıvrım kıvrım sıralayan, kelimeleri şifre şifre desenleyen şairlerin o eski manzum mektuplarını biz ne zaman yitirdik?!.. Bilgisayar formatları arasında şiire bile yer bulamazken şimdi, sevgiyi hangi punto ile anlatabilelim!?.. Ve sanırım sevdiklerimiz, gönderdiğimiz bilgisayar çıktısı mektupları bağırlarına bastıklarında, o aşkın kokusunu alamıyorlar eskisi gibi.

Bilmem siz hiç manzum mektup aldınız mı?
Hani şöyle;
“Ey saadet tahtının ulu şâhı
A güzellik göğünün özge mâhı”

diye başlayıp mürekkebinin renginden ayrı bir lisan okunan, harflerinin edasından firkat ıstırabı yayılan, desenlerinin dile gelip destanlar söylediği kenarı yakılmış âherli mahremiyet mahzeni mektuplar…
Hani merama geçildiğinde;
“Sen benim hiç bilir misin nemsin
Nûr-ı dîdem, sürûr-ı sînemsin”

diye feryad eden ve cevap talebini;
“Kalmasın intizârda cânım
Ne kadar zahmet ise sultanım”

diye nezaketle istirham eden arzuhâl kokulu mektuplar!..

Bilgisayar düşmanı değilim ben! Bilakis ona muhtacım. Ama kölesi olmamak için, arada sırada dolmakalemi alıp elime bir mektup yazmak geçer içimden sevdiklerime. Sanırım genç nesil kalem ile kara mürekkebin izdivacını asla anlayamayacak. Ve bunu anlayamadıkları için de duygularını hakiki yüzüyle anlatamayacaklar artık.
Oysa “Kağıdın yüzünü ağartan kara yazıdır.” der eskiler. Ve kalem, yazmak için değil; anlatmak için yaratılmıştır.

Bir kaleminiz de olmasın mı?!..

Reklamlar

Bir Cevap Yazın