Nasıl yapabilmişti bana bunu, en yakın arkadaşımdı. Üstelik arkadaş kelimesinin Orta Asya’da arkamızda taşıdığımız taştan geldiğini bile bile. Kaybetmiştim en yakın arkadaşımı bir hiç uğruna. Neymiş evlenecekmiş artık, bekarlarla dolaşamamış. Oysa bir gün bile ona başka bir gözle bakmamıştım. Ah… Ne zordu insanın sevdiği kadar sevilmemesi, değer verdiği kadar değer görmemesi. Yıllarımızı harcamıştık, birlikte defalarca mesaiye kalmıştık, sohbet etmiştik, kahve içmiştik. Güzel bir kadındı güzel olmasına da, ben o gözle hiç bakmamıştım ona. Velhasıl vefasızdı nihayetinde, insan hiç en yakın arkadaşını bir aylık bir ilişki için yarı yolda bırakır mıydı? Ben şimdi onsuz nasıl nefes alacaktım? Cevaplarını bildiğim sorular geziniyordu zihnimde. Cevabından korktuğum. Bir virüs gibi girmişti aramıza sözlüsü, kahrolası bir virüs gibi…
Çırpınıp içinde dönüp dolaştığım dünya bu muydu? Çaresizlik içinde ve yordun. Kimsenin yüzüne bakacak yüzüm kalmadı aynaya baktığımdan beri. Otuzların izleri karşılıyordu artık beni. Yıllarca bana mutluymuş gibi gülümseyen yansımam bunca yalanı sığdırmışken hayatıma. Üstelik bu çizgilerin nedeninin mutluluk olmadığı kesinken… Hayır! Yalan söylüyordu bilge baykuş bilgelikten uzak bir tavırla. Tüm gün televizyonda tüm kanalları zapt etmişken bilindik simalar. Biz iyi değildik, biz iyiye gitmiyorduk. Üstelik en yakın arkadaşım da terk etmişti beni. Sanki yokluğunda daha da yaşlanmıştım. İnsan gülmeyi bırakınca yaşlanıyormuş bu kesin ve netti. Üstüne üstlük bir de gelecek kaygısı geziyordu damarlarımda. Ben şimdi onsuz ne yapacaktım? Onu özgür bırakıp yoluma devam etmeliydim evet ama onun özgürlüğü benim tutsaklığımdı. Bunu bile bile nasıl özgürlükten söz edebilirdim?
Ah… Onunla sahilde ellerimizde kahve günün yorgunluğunu atmayı özledim şimdiden. Sıcak kumlarda özgürce parmak aramda dolaşan karıncaları özledim. Arkadaşımı, can yoldaşımı özledim. Sezlongumda uzanırken güneşle arama koyduğum kitabıma konan uğur böceğini öpmeyi özledim. Gözlerimi kısıp ufka bakmayı… Sahi, ne vardı o ufukta, neye kavuşacaktı zihnimden geçen hayaller. Geleceği neden bu kadar çok merak ediyorduk sanki. Sonunda geldi işte gelecek diye beklediğimiz. Dersler, aile baskısı derken üniversiteyi bitirip iş sahibi de olmuştuk.


O çok sevdiğimiz kutu kutu evlerimize daha banka taksitleri bitmeden tıkıldık. Şehir manzarası diye tuttuğumuz evler sadece başka evlerin mutsuzluğu manzaralı üstelik. Sahi kim oturuyor karşı pencerede, kimsenin kimsesizliği gibi kendimizden kaçarken kendimizde bulduk yine kendimizi. Ben şimdi yalnızlığa yelken açmışken. Şimdi kaç bakalım geçmiş pişmanlıklarından, üstüne kapatmaya çalıştığın sosyal medyadaki tırnak içinde yazılan aile saadetinden. Şimdi övün bakalım dersleriyle çocuğunun hadi yine suçla öğretmenini. Dört duvarı ayna dört duvarı gerçeklik olan evinde yeni yalanlar üret bakalım. Sahi sıcak kumlara basıyordu en son ayaklarımız ne oldu şimdi? Güneş doğuyordu ama ısıtmıyordu artık içimizi eskisi kadar. Kendi ateşinde kavrulan bir ben değildim bu evrende. Üstelik en yakın arkadaşım tarafından terk edilirken.
Yeniden başlamak istiyordum ama bir türlü başlayamıyordum. Şimdi bisikletimin küfesine koyup yalnızlığımı sürmeliydim dört nala, kaçar gibi şehirden, kaçar gibi kendimden, kaçar gibi pişmanlıklarımdan. Hoşça kal en iyi arkadaşım…

İnci Yılmaz Şimşek
Hükümsüz Kimlikler ve Ölümüne Aşk yazarı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın