Kapasam gözlerimi, sussa her şey, yankısı kalsa iz bırakan yansımaların, hissetsem…

Acelesiz, koşturmasız, sükûnetli bir tebessümle dinlesem…

Bir zamana bir mekâna insana yetişmek için telaşa girmeden, anlasam şimdimi, anlasam çocukken üzerinde oynadığım taşlı toprakları, anlasam “insan”ı …

Önünde oturup yemyeşil ağaçları seyrettiğim (içeride futbol oynarken camını kırdığımız  pencere gelse karşımda duran ruhsuz duvarın yerine ve görsem yine portakal çiçeklerini gagalayan serçenin titrek kanatlarını…

Duvarlar masum. Pencere sütten çıkmış ak kaşık değil. Manzaralar…

Duvarlar, hayal saklı hayat yüklü bakışlarımız karşısında; bir ayağı gökte bir ayağı çukurda piri faniler gibi tebessümü canlı, duruşu vakur, tavrı mütevazi… Duvarlar… Güzel dinler, susarak anlatır, bizler, anlarız da işte, biraz her şey anlamsızmışlığa vururuz. Aynaların en eski sürümü sanki  Bakıp şöyle uzunca efkâra daldın mı, kendini gördürür insana. Sesler duyurur içindeki kalabalıktan, ne melekler ne şeytanlar ne insanlar taşar oradan! Sormayın gitsin…

Penceremin önünde annemin çingene pembesi camgüzeli çiçeği… Annem hep “şu mübareğin rengi de insanın ciğerini yakıyor değil mi?” der, derince koklar. Ardından bütün Ümmet-i Muhammed’in evlatlarına sıra sıra dualar dökülür dilinden. O, radyosundan bir ilahi açıp mutfağa gidince ben, pencereye takılırım. Bakarım bahçemizin sarı çiçekli sarmaşık giyinmiş cümle kapısına, inatla yeşil yaprakları seçerim kadrajıma. Herkes “Sapsarı! Ne kadar güzel!” derken ben, o sapsarı çiçeklerin hayata tutunan kollarını görmek isterim. Zira mevsimi geçip de solduklarında dahi, yaprakları onları hiç terk etmiyor. Yeniden umuda kucak açabilsinler diye, onlarsız kalsa da yüreğinde onları koruyarak, toprağa veda etmiyorlar. Hani bazen yemek bile yiyesiniz gelmeyecek kadar gitmek istersiniz bu dünyadan… Yapraklar da hisseder o duyguyu işte. Ama yine de yerler yemeklerini. Yaşarlar. Çiçekleri için… Annelerimizin babalarımızın, evlatları için tüm dertleri sıkıntıları kocaman yürekleriyle göğüslerlerken, artık tatsız gelmesine rağmen sofradaki çorbayı içtikleri gibi… Ve yine de bize gülümsedikleri…

Pencereler diyordum, hangi manzaraya hangi gözle bakıyoruz? Sarı çiçekler güzeldir, yeşil dallar yapraklar güzeldir, onlara bakan ve Yaradan’ı tefekkür eden gönüller güzeldir…

Ya dalgın bakışlarımız? Hangi yaralarımıza “kabukdeşen hançeri” olur o sisli bakışlarımız?

Olsun. Öyle bile olsa iyidir pencereler. Her hâlükârda içini dinletir insana. Duvarlar gibi.

Biliyor musunuz, bazen “Nasıl bakıyorsan öyle görürsün” sözüne hak verir gibi oluyorum. Sonra…

Reklamlar

By FATMA ZEHRA AKYİĞİT

1995 Osmaniye/Kadirli doğumlu. Atatürk Üniversitesi İlahiyat ön lisans mezunu. Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 4. Sınıf öğrenci. Bişnev Dergi'de yönetici/sosyal medya ve reklam sorumlusu/tasarımcı/editör/yazar/şair/çizer. Künye Online'da,24Okur'da,Yeni Eğitim Dergisi'nde,Mukaddem Sanat'ta yazar/şair. GÖKYÜZÜ TOPRAK KOKAR isimli eserini yazıyor.

Bir Cevap Yazın