Aslı elindeki minik çiçeğe sevgiyle, uzun uzun baktı. Sarı minik bir topun etrafını saran mavi yapraklar, el ele tutuşmuş, oyun oynayan dünya çocuklarını anımsatıyordu.
“Aman Yarabbim!” dedi heyecanlı sesi,
“Ne kadar da güzel görünüyor.”
Ela minik gözleri ışıl ışıl parlıyordu Aslı’nın. Çiçeği biraz daha yaklaştırdı çilli burnuna doğru, biraz daha yakından bakmak istiyordu. Üzerindeki uğur böceği hala uçmamıştı. Uğur böceğini ürkütmeden, biraz daha yaklaştırıp ela gözleri ile baktı. Uğur böceğinin yansıması artık gözlerinde iyice netleşmişti. Uğur böceği arka minik ayağını geriye atıp sarı üzerine siyah puantiyeli kanatlarını hafifçe açtı. Ardından yükseldi minik bedeni göğe doğru. Gözlerini dikip uğur böceğinin gözden kaybolmasını izledi. Aslı giden uğur böceğinin uçuşuyla birlikte vedalaştı çocukluğu ile. Bugün on sekiz yaşına basmıştı, bu pikniğe ailesiyle ve arkadaşları ile birlikte o yüzden gelmişti.
Aslı elindeki çiçeği koklayıp kulağının üzerine taktı. Doğa umut vadediyordu, yaşam vadediyordu. Her şey bir döngü içindeydi doğada. İnsan dışında her şey bir uyum içindeydi, sadece insanlar doğaya uyum sağlayamıyor, doğayı kendilerine uydurmaya çalışıyorlardı. Yapraklar yavaşça esen nisan rüzgarında şarkı söyleyerek dans ediyordu, rüzgar yaprakları gıdıklayarak aralarından geçiyordu. Yaprakların kahkahaları martılara sıçrıyordu. Bunca vefalı canlı arasında biz insanlar neden böyleydik, diye düşündü Aslı. İnsan evladı hayırsızdı, vefasızdı, haindi. Doğa ile sürekli bitmek bilmeyen bir savaş içindeydi. Kaybedeceğini bile bile yüzyıllardır devam ettiriyordu bu savaşı.
İnsanoğlu mücbirdi ve bu mücbir sebepler içten geliyordu. İnsanın doğasında vardı zorlamak, kendine uydurmak. Aslı bir insan olarak dünyaya geldiği için çok üzgündü. Bir leylek olmayı çok isterdi oysa, bir leylek gibi yaşamak. Bir leyleğin sergilerine sahip olmak. Doğaya ait olmak istedi, doğayı tamamlamak. Kavuşmak istedi toprağa, toprak olmak, toprakla birlikte hayat doğurmak. İçinde hayat barındırmak. Aslı büyük bir aşkla bağlıydı doğaya, toprağa, havaya, suya, bitkiye hayvana. Aslı tam bir doğa aşığıydı. Kafasında geçen bu düşüncelerle çimlere uzanmış gökyüzüne bakıyor rüzgarda savrulan yaprakları izliyor, şakalaşarak uçuşan böceklere, böceklerin dedikodusunu yapan kargalara baktı. Her şey ne kadar güzeldi. İnsan sesi dışında doğanın dengesini bozan hiç bir şey yoktu. Aniden gelen bir sesle irkildi. Annesi küçük kız kardeşi ile birlikte gelmiş güneş ile arasına girmiş gölge yapıyordu. Aslı sol elini kaldırıp alnına koydu. Tek gözünü kapatarak annesine baktı. Annesi hem sinirlenmişti hem de doğum gününde kızının moralini bozmak istemiyordu. İğneleyici bir şekilde gülümseyerek;
“Ooo… Biz pasta kesmek için hanımefendiyi bekleyelim, o burada güneşlenip keyif çatsın.” Dedi.
Kız kardeşi ise mızırdanıyordu;
“Anne, pasta, pasta…” deyip şımarık şımarık olduğu yerde zıplıyordu.
Aslı minik kardeşine bakıp gülümsedi. Doğru bir eğitim verirse kardeşi de onun gibi doğa gönüllüsü olabilecekti belki de, geleceği emanet edebileceği geleceğin gençlerini şimdiden eğitmek gerek, diye düşündü. Kalkıp elinden tuttu minik kardeşinin, böcekleri dinleyerek, yerdeki çiçekleri okşayarak yürüdüler kamelyaya doğru.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın