En ihtişamlı tarihin yetim çiçekleridir onlar… Kâh soylu kentlerin son musikisi dökülür dillerinden; kâh gözlerine mil çekilmiş dilenciler gibi beklerler köşe başlarını. Saltanat görmüş caddelerde bekleşirler kıyametlerini çaresiz, tıpkı şehzadeler gibi…

Onlar ki verilmemiş selamlardan derin hasretler büyütürler içlerinde. Kapılarını sürgüleyen imkansızlıkları akıtırlar imbiklerinden.

Elpençe bir hüsn-i Yusuf, sırlanmış bir bahçe çileğidir sebil. Suyun bir sonraki adıdır. Kadim zamanların kıdemli âşıkları misali denizleri taşıran gözyaşlarında inciler büyüterek yaşadılar hep. Üşümüş kitaplardan anlam yüklü mısralar gibi nakışlanıp bir külliyenin cümle kapısına ve bir muvakkithâne ile beyte durup söyleştiler eski şiirleri…

Belki şiir suretinde gelip konmuşlar beyaz güvercinler gibi kubbelerin çevresine ve dillerinde tarifsiz özleyişlerin hazzı, tazarrularla mızrak çatmış muallâ yeniçerileri gibi beklemekteler selatin camilerinin ruhlarını hâlâ. Kahırla çekilen yolculukların bittiği noktadan hasbahçeye girmeye bir sebil vardır daima ve sünbülî akşamların düğümünü berkitince garipler, yanan dergahlarda dumana karışan eski semalar seyredilir sebil tennurelerinde. Zamanın ağır adımlarını bir sebil bardağında dinlendirir tacirler; yalın gerçeklerin pazarlığını bir nar şerbeti serinliğinde yapar bir derviş. Bazen bir kalem efendisinin bağrına saplanır ipek tül yaşmaklardan süzülen bir ok ve göz, gez, arpacık… Gün erirken aleminde bir sebilin, hicran elemini yeniden hatırlar bir garip ve Kuzey Yıldızı doğduğu zaman yağar bereket sebile garipler aşkına, kulağa ilk ezan okunur gibi. Bazen erenler diyarının yükleri çözülür serin mermerlerinde sebilin, hicret güvercinleri gelir suya kanmaya. Şifa olur diye sabisine süt veren bir anne, süt içer sebil güvercinlerinin içtiği kaptan ve bir gözleri âhûya zebûn olanlar ırak seferlere çıkar bâb-ı hümâyûndan.

Osmanlı üst kültürünün nakış nakış süslenmişi, inci mercan bezenmişi, hayırda yarışı ve sevaba varışıdır sebil. Eyyâm-ı bahûrda, karayağız küheylanlarla Keşişdağı’ndan gelip kar kuyularında demlenen kar kalıplarıyla dondurulmuş gül şerbeti yahut şıra mı; berd-i acûzda karpuz kırmızısı sine ateşlerinde ısıtılmış sahlep yahut süt mü?

Dizi dizi gümüş maşrapalarda bozalar bir sonbahar gecesinde ve ayaz bir kandil akşamında tarçın tarçın sahlepler… Leylî düşünceler içinde yorgun akıncılar yürür söylevlerin kırıldığı şairler bulvarına ve Hû Hû’ları keşfederler binbirinci kez. Bir kubbeden lavanta kokulu ikramlar gelene geçene, bir odacıktan mercan duaları yiyene içene. Narin sütunlara uzanan ellere müzeyyen tunç şebekeden sunulan cemîleler ve zincir zincir uzayan ihsanlar. Asla boş tutulmayan bardaklarda şifalar, şifalar… Çocuklar, anneler, dedeler… Baylar, gedalar, sultanlar… İvazsız ve garezsiz el uzattılar sebillere bir gönül yapmak için. Sihirli şarkılar gibi meftûn, sabâ ilahiler gibi coşkun… Ve “Veren el alan elden üstün”dür.

Bir şarkıdır artık sebil; kuytuların maverasında son bestenin son nağmesini mırıldanarak teselli bulmaya çalışan. Çiçeklerin dilini unutan nesiller, unutur elbet bir sebilin de anlattıklarını. Yaz akşamlarında yine bir gülnihâlin narin ney sadalarınca serinlik dağılır karanlıkların filizlendiği sokaklara. Doğu rüzgârının zengin kanun taksimlerine tutkun mustarip bir Leyla gibidir beyzî gelinliği içinde sebil ve bir damla yaşa hasret kaç ömür yaşamıştır göz pınarları.

Büyük sevdaların ayrılıkları da büyük olur derler, suya hasret sebillerin pejmürde kıyafetleri kanatırken eski şehrin bağrını, o kapılara erken yetişen civanmertlere ramazan çadırları kurmak düştü. Kimi çöplük, kimi metruk, kimi alkol büfesi sebiller. Kırık kalemler gibi kurumuş dilleri ve kahırla mühürlemişler masumiyeti. Bir zamanlar hayır için yarışanların torunları, sebilleri kap(at)-mak için savaşıyorlar şimdi.

Meğer ki;

“Kanalların izi yok, köprüler harâb olmuş

Sebilleri kurumuş, çeşmeler serâb olmuş”

Eski hayat sayfalarının âbdâr şiirlerinden bir alıntı gibi tırnak içinde şimdi her sebil ve düş bahçelerini kaplayan zakkumlar arasında kadim yalnızlıkları kuşanıp sonbaharın yağmur alacalarını beklemekteler.
Rabiiimmmmm!..
Artık, elden üstün el isterim ben senden! Ki çekip bizi eski bir sebile götürsün…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın