Ne olur olmaz diye biraz kalın giyinmişti, dünden hazırladığı çantasını aldı kapıya yöneldi. Annesi “aç karnına gitme yemeğini ye” diye ısrar etti dinlenmediğini anlayınca eline bir şeyler tutuşturdu. Gözlerini dahi açamıyordu yine de annesine şişmiş gözlerinin ardından sitemli bir bakışla  “Çocuk muyum ki Allah aşkına” diye mızmızlandı, ayakkabılarını giyerek “Bu saatte de ne okulu” diye homurdandı ve okulun yolunu tuttu. Merdiven basamaklarını sallana sallana inerken gözleri basamaklardan ayrılmıyordu “Dün temizledi anam buraları sanki inada yapıyorlar yine pisletmişler” diye yumruğunu sıktı temizleme sırası onlara gelince o da aynısını yapacaktı. “Yaşasın kötülük hahahaha” diye kendi kendine konuştu sonra da “Bebe dizisi izleye izleye ne hale geldim” dedi.  Aslında böyle dizileri bebeler de izlememeliydi…

     Binanın kapısını araladığında güneş gözünü kamaştırdı.  Beş dakika da bir esneyerek kaldırımda yürüyordu şimdi. Halsizdi, halbuki on iki saat uymuştu okul olmasa belki daha fazla da uyurdu. Karşı kaldırımdan arkadaşı el sallıyordu. Heyecanlıydı “Yine neler anlatacak acaba” diye düşündü. Şu an kırmızı ışığın yanmasını bekliyordu, her taraf kalabalıktı. Fakat dur bir dakika! Gözlerinde sorun mu vardı acaba, insanlar gittikçe bulanıklaşıyordu ve ortam biraz daha kararıyordu. Arkadaşı yok olmuştu, göremiyordu. Yanındaki yöresindeki ve karşısındakiler ezilip büzülüyorlardı. Hatta buruşmuştular. Gökyüzü önce dalgalanmıştı sonrada bir dozer gibi üzerlerine geliyordu ve yerle gök arasında bir dürüm gibi sarılıyorlardı. Nefes alamıyordu, çığlık atmak istiyor sesi çıkmıyordu. Ağzı da yoktu galiba bir acı yaşıyordu ama nasıl bir acı, onu bilmiyordu. Şimşekler hedef alınmışçasına bir ok gibi insanların kafasına düşüyordu, tek tek yok oluyorlardı. Galiba sıra kendine gelecekti. Karanlığın içinden kocaman bir tava çıktı geldi, içi yağ dolu “kıyamet mi kopuyor ” diye düşündü. Cıssss cosss diye sesler geliyordu. “Efendim yağa, mısır unu ile sosladığımız balıkları bırakacağız böyle daha iyi kızarıyor .” diye tok bir ses duydu. “Balık mıyım, balık mı oldum, bir de soslamışlar, ne zaman oldu bu, nefes alamıyorum, tabi alamam, nerede yaşıyorum ben. Hayır, hayır dokunmayın vallahi ısırırım, dişim yok. Hayırrrr! Kızarmak için daha çok gencim” diye haykırdı. Gözlerini açtığında hareket dahi edemiyordu, şakaklarından yanaklarına oradan da boynuna doğru terler akıyordu. Neredeyse şakaklarında ırmaklar çağlıyordu. Sağa sola hareket etmeye çalıştı, battaniyeye yeni doğan çocuğun kundaklandığı gibi sarmalanmıştı ve ağız üstü duruyordu. Kapı dayalı televizyon son ses açıktı. Babasının sesi geliyordu içerden ” Hala yatıyor değil mi? Bu saate kadar yatarsa hem nasibi eksilir hem de olmayan aklı da gider” diyordu. Saat kaçtı acaba “Abartılacak ne var ki hım on iki, bire kadar yolu vardı da” diye düşündü o rüyadan sonra uyuması biraz zordu. Üstündeki örtüden kurtuldu ve oturdu. Sırtını duvara yaslayarak bir müddet öyle kaldı. İçeriye kulak kesildiğinde annesi yine yemek programı izliyordu babası biraz sokurdanıyordu ama yine de oturmuş birlikte seyrediyorlardı. “Her şeyin bir nedeni var” elini çenesine götürerek “Son ses izlenen televizyonun bile” dedi.

   Yatağına tekrar uzandı eline telefonunu aldı dün bir dergiye rastlamıştı güzel de dergiydi hani. Tek tek okurken bir şiire rast geldi. “Okuma yazma öğrenemeyen çocuk gibiydi, yüreğim/ Hayatın mecbur bıraktığı tokatlara maruz kalan/ Telaşlı, perişan… Başını anlayamamıştı ama sonu tam ona göreydi. O da okuma yazmayı geç öğrenmişti. Hatta annesi tutmasaydı babası bir güzel dövüp sanayiye gönderecekti. O zamanlar perişan da bir hali vardı. Şiirin altına “Çok güzel tam beni anlatmışsınız, başarılar” yazmıştı, acaba cevap gelmiş miydi? Niyeyse biraz heyecanlanmıştı. Kilidi açtı, evet yorum gelmişti. Kocaman bir  ” Sağ olun” . “Bu zamanda da beş insandan dört buçuğu yazar, acaba ben de mi yapsam” diye düşündü sonra yataktan kalkıp mutfağa doğru yöneldi.

Bir Cevap Yazın