Yaralı bedeni duruyordu yolun ortasında, zorlukla nefes alıp kurtarılmayı bekliyordu, başında tek bir insan evladı bile yoktu. Donuk, mat gözleri ile bakıyor; boynu bükük, duruyordu yolun ortasında. Ön bacağının biri hafif öne uzanmış patisini hafif kırmış kendine doğru çekmeye çalışmış son bir gayretle herhalde. Trafik vızır vızır takip edemiyordum arabaları. Adım atıyordum, tam ineceğim yola kocaman bir korna sesi ile kocaman bir araba geçiyordu yanımdan. Yediğim küfrün biri bin paraydı. Vızır vızır trafikte yola atlayan bir çocuktum sadece, korna sesleri acı acı fren sesleri arasında bir türlü inemedim yola, kaldırım ile yol arasında adımım gidip geliyordu.
Ah… Annem görseydi bu halimi, kesin ağzıma tükürürdü. İşine bak sana ne, derdi. Kaç mendil sattın ondan haber ver, diye de azarlardı terliği yapıştırıp. İyi ki yoktu burada. Bizi kolaçan eden amca da yoktu çok şükür.
Amca arabadan yere atılan sigaranın son iki fırtını çekip, geldi topladı hepimizden paraları, kamyondan inip yolda sallana sallana yürüyen, üstü başı perişan bir kadınla şu ileriki yola doğru gitti. İyi ki yoktu o da burada yoksa dayağı yerdim vesselam.
Ah, şu Amca gelmeden geçebilseydim karşı kaldırıma alıverseydim zavallı yaralı köpeği. Şu kırmızı ışık da yanmadı gitti kardeşim, diye düşündüm. İzin verseydiler de geçeydim karşıya, sanki ne vardı, bir dakikada gidip alacaktım yoldan köpeği. Ah, bir yandan da kaldırımda yanımda dikilip duran iki yavrusunu sakinleştirmeye çalışıyordum. Bari siz yapmayın, ortalık zaten karışık. Olanlar olmuş işte, yatırıyor yaralı bedeni yolun ortasında, ne yapabilirim, diye söylendim?
Birden bir kadın şoför lambalarını yanıp yanıp söndürdü. Bir eli ile bir yandan da geç deyip, diğer eli ile elini camdan uzatmış trafiği durduruyordu. Sonunda halden anlayan biri çıktı işte, diye geçirdim içimden. Bu kadınlar da olmasa, bir kadın derdine derman bulamadan göçüp gidecekti bu dünyadan.
Eee… Vaktidir artık yavruları anneleri ile kavuşturmanın. Bugün de insan kalabildik çok şükür, bugün de bir insanla karşılaşabildik diye geçirdim içimden. Belki de o da bir anneydi kim bilir, bu soru meraklandırmıştı da beni durduk yere.
Koşarak yola atladım. Köpeğin yanına eğildim ama kaldırmak ne mümkün! Benim kadar ağırdı, boyu ise beni geçiyordu bile. Ah, mendebur hayvan ne vardı bu kadar semirecek diyecektim, yaralı olduğu aklıma geldi. Hemen sözümü geri aldım, utanarak. Arkasına geçtim, ön ayaklarından tuttum köpeği, kucakladım zorlukla nefes nefese kaldırıma taşıyorum ama etraf birden nasıl kalabalıklaştı anlatamam. Mendil satarken bir kere bile farkıma varmayan insanlar ellerinde telefonlar sürekli videomu çekiyordu. Daha önce hiç görmediğim marka ve modelde, herkesin kılığına kıyafetine göre değişik değişik telefonlar vardı elinde. Duran trafikte kornaya basanların yanı sıra bir de arabadan inip videomu çekenler de vardı. Ünlü bir filmin başrol oyuncusu gibiydim, neredeyse imza dağıtacaktım ünlüler gibi. Boynumdan sırtımdan oluk oluk ter boşalıyordu, ama güçlü olmaya çalışıyordum. İşin ucunda rezil olmak da vardı.
Ya Allah, deyip güç alarak koltuk altlarında zorlukla tuttuğum köpeği zıplayıp göğsünden kavradım. Köpekte ne bir havlama, ne bir hırlama salmış kendini pelüş oyuncak misali. Kendini kollarıma teslim etmişti. Sürükleye sürükleye boyum kadar köpeği kaldırıma bıraktım.
Köpeği kaldırıma taşıdığımda yavrular sevinç ile etrafında döndü köpeğin. Kameralar beni bırakıp köpeği ve yavrularını çekmeye başladı. Video çekenlerden bir tanesi telefonunun kamerasını çevirip öz çekim yaparak başladı konuşmaya.
“Evet, sevgili izleyiciler, görüyorsunuz.” diye başladı sözlerine. Konuşa konuşa yanıma kadar gelip elini omuzuma koyup;
“Günün isimsiz kahramanının adını öğrenebilir miyiz?” diye sordu program sunucusu edasıyla.
“Cihan!” diyebildim güçlükle.
“Evet, Cihan’a büyük bir alkış!” diye bağırdı. İnsanlar ıslık çalmaya, alkışlamaya başlayınca kalabalık beni bırakıp izdihamı çekmeye geçti. Bir süre sonra aynı abi yanıma gelip;
“Ben Teoman Arman. Bu hayvanların bakımını ve hastalık masraflarını ben üstleniyorum. Gözünüz arkada kalmasın. Evet, Cihan son olarak izleyicilere söylemek istediğin bir şey var mı” diye sordu.
O izdihamın içinde pantolonunun ağını çekiştire çekiştire sevinçle Amca geldi. Ağzına bir dal çöp almış, kebapçıdan çıkanlar misali gerine gerine yürüyordu göz göze geldik.
“Mendil alan!” diye bağırdım.
Bir kahkaha tufanı koptu.
“Son sözün bu mu?” diye sordu kahkahayla Teoman Abi.
“Evet!” dedim hızlıca; Meeeendil aaaalaaaan!”
Kahkahalarla yanımdan uzaklaştı. Hayır yani ne bekliyordu benden kutuplardaki penguenler üşümesin mi deseydim? Benim tek derdim mendildi. Amca da uzaktan beni gözetip mendil satıp satmadığıma, sattığım mendilleri parasını, bahşişleri çalıp çalmadığıma bakıyordu. Gözleri ile mengeneye almıştı beni.
“Mendil alan!” diye avazım çıktığı kadar bağırdım.
Kalabalık videoları durdurup telefonları kapattı, az evvelki omuzumdaki elin sahibi Teoman Abi köpekleri arabasına koyup götürdü, trafik aktı, insanlar gitti… Ben mendillerimle yalnız kaldım, amcanın cehennem bakışları arasında. Kırmızı ışık yandı yine. Yola atlayıp arabaların arasından koştum. Bir buçuk dakikalık ışıkta, hemen mendilleri satmaya koyulmalıydım.
Arabaların arasından bağıra bağıra, camlara tıklaya tıklaya
“Meeendiiil aaalaaan!” diye sora sora karşı kaldırıma geçtim. Karşıda amca beni gözetliyordu hala, elimi kolumu koyacak yer bulamadım. Dikmiş gözünü bakıyordu bana, o bakışların altında ezildikçe eziliyordum. Bir sonraki ışıklarda dayak yiyecek olmanın hayal kırıklığı ile yine ışıkları bekledim. Bugün üç tane mendil satmıştım sonuçta, paketi bitirememiştim, üzerine bıçağı ile ‘Haydar’ ismini kazığı sopasıyla, Amca’nın deyişine göre sohbet edecektik. Ben bu korku ile ışık tekrar kırmızı yanınca, yine başladım bağırmaya;
“Mendil alan!”


Reklamlar

Bir Cevap Yazın