– Yakalayamazsın kii!

-Siz öyle sanın… Ya..kaladım yakaladım. Hah hah haaa. Hani yakalayamazdım? Sen ebesin, yürü. Şimdi beni nasıl yakalayacakmışsın görelim ba…

-Yakaladım bileee!

-Haayır! Cıllıdın bana ne. Hile yaptın. Örtünün altından görüyordun değil mi bana ne, haksızlık!

-Ben de fark ettim görüyordu.

-Görmüyordu. Ben bağladım örtüyü, sımsıkı bağladım.

-Bu eli saymayalım o zaman. Yeniden bağlayalım gözünü…

-Oohoo! İyi o zaman her cıllıyana bir hak daha verelim! Oynamıyorum ben.

-E şimdi de sen cıllıyorsun. Şimdi gidersen biz de bir daha seninle oynamayız.

-Bırakın iki dakika sonra geri gelir.

-Gelmem.

-Biz arkadaşız olur böyle şeyler hadi barışalım oyuna yeniden başlayalım.

-O bir daha cıllırsa oynamam ama.

-Yaw tamam tamam he, hadi başlayalım. Sen bağla örtüyü herkesin gözüne, oldu mu?

-Tamam ben bağlayacağım.

-Tamam.

(Örtü çocuklardan birinin annesinin iğne oyalı yazmasıdır genellikle 

Siz de oynar mıydınız “Körebe” kıymetli okurum? Torunlarınızla, çocuklarınızla, kardeşlerinizle, öğrencilerinizle, komşunun çocuklarıyla… Bu oyun sadece çocuklarla mı oynanır canım, yaşıtlarınızla da oynar mısınız eski günleri yad etmek adına? “Etme eyleme deli derler bu saatten sonra” mı diyorsunuz acaba?

Peki, sizin için Körebe oyununun son sürümünü keşfettim. “KÖR”ENE . Nasıl bağlantılar kurdunuz bu ikisi arasında? Aslında ak’armaya çalışan karışık bir zihinle çapraşık bir bağ kurdum ben ama sizler için lafı çok dolandırmayacağım. (Sadece azıcık dolanabilir 

Ene, ben. Kör, kendini bilmez…

Ene, benlik. Kör, sadece kendini gördüğünden bir kendisi var sanır, acizliğini bilmez, ego mu nefs mi diyelim…

Kör, gaflette. Ene, insan.

“KÖR”ENE…

Hakikat görenedir görene

Hakikatten köre ne?

(Sanırım böyleydi, bir dizide duymuştum. Kimin sözü hatırlamıyorum.)

Nereden esti bunlar kaleme biliyor musun okurum; hani Ramazan Ayı’nda şeytanlar bağlanır insan nefsiyle baş başa kalır derler ya, ben de “Şu ramazan gelse şeytanlar bağlansa da kulluğuma insanlığıma vesvassız bir akl-ı kalb ile çeki düzen versem” diyenlerdendim şu ana kadar.

Şu an…

Akl-ı kalp dediğimle ne anlatmaya çalışıyorsa dimağım; onunla irade edip yaptığım seçimler, cüzi seçimler… İnsan olarak yaratılmış olmamızın kul boyutu var ya hani, ondan bahsediyorum, imanımın izlerini yansıtıyorsa eğer ben… Ramazan öncesinde nasıl gafilsem şimdi de öyle gafletteyim. Bu beni korkuttu. Sağ kulağıma bir kar suyu kaçırdı bu hâlim. Rahatsız ediyor “kör”lüğümün farkında olmak. Neden vazgeçmiyor “ene”sinden nefsim? Huzursuzluk… Ramazan Ayı’na yakışmayan hisler içinde bırakıyor beni tövbe ile gözyaşı dökemiyor olmak. Neden gözlerimden gelsinler ki, kalbimden zift zift dökülen simsiyah damlalar da günah dolu ağıt değil mi? Aynamda görünmeseler de ağlıyor olamaz mıyım, yaş yerine kan değil, kara döküyor olamaz mıyım sineme? Öyle…

Farkında olmak yeter mi? Yetmiyor. Eğer bir an önce harekete geçmezsek okurum, farkında olmaklık umursamazlık gibi bir intihara dönüşecekmiş gibi… Allah korusun. Allah imanımızı korusun. Kulluk bilincini akl-ı kalbimize yazsın. Okumayı öğretsin bize…

Bir Cevap Yazın