Yaşadığımız her zaman diliminde, bu kimimiz için bir hafta kimimize bir ay bir yıl bir ömür vs olmak üzere değişir, hatırlamak ve unutmak üzere kendimizin hallerine şahit oluruz. Bazılarımız “eskiden şöyle şöyle hatalarım vardı, elhamdülillah şimdi öyle değilim, iyi olmaya gayret ediyorum” diyerek hatırlarız.

Bazılarımız “ben eskiden böyle değildim, meğer ne büyük nimetmiş hatalarımdan rahatsız olup pişmanlık duyabilmenin hüznü, şimdi sıksam yaş çıkmıyor gözümden, yüzümdeki tebessümlerin ruhu yok, buza kesmişim” diyerek hatırlarız.

Bazılarımız… Eminim senin de başka başka hatırladıkların ve unuttukların vardır. Hiçbir zaman tekdüze değildir insan. Tepe taklaktır çoğu zaman. Unuttuğun iyi hâllerini hatırlarsın, şimdiki gafletin seçilip çıkar gözlerinin önüne. Unuttuğun kötü hallerini hatırlarsın, şimdiki iyi olma gayretinde olduğun haline, şükürsüzlüğün nankörlüğün seçilir çıkar…

Genelliyorum sürekli, farkındayım ama yine yapacağım; hepsi iç içedir aslında hep, vefa da nisyan da “insan” paketine dahil.

Vefa dedim hatırlamaya; fikrimizce iyi ya da kötü, bize verilmiş bir yaşantı geçirdik bu zamana kadar. Kimisi cevizin yeşil kabuğu, kimisi sert kabuğu, kimisi zarı, kimisi içi mesabesindeydi… Acı ve leke bırakan, zorlayan ve emek isteyen, kuruyana kadar kekremsi kuruyunca kendine has bir tada dönüşen, çocukken bembeyaz büyüdükçe kremsi beje ya da su sarısına çalan yaş aldıkça kırışan, hani bakabilsek, aynamıza yansıyan…

(Göz altlarımız kırıştıkça saçlarımızın devralması çocukluğumuzun masum beyazını, bu da ayrı bir pencere, sonra konuşuruz)

Nisyan dedim… Unuttuklarımız var. Unutmuş olduğumuzun farkında olmadıklarımız… Kabul ediyorum bazen bu bir nimet, unutmasak nasıl yaşanır! Bazen de gaflete kaçmıyor mu kıymetli okurum, ne dersin?

🙂

(Yazımı bitirdim kontrol ederken bir parantez daha açasım geldi şu an  Hani ceviz kurudukça dışındaki yeşil kabuğun suyu çekilmeye başlar, kabuk gevşer, elinizle rahatça çıkarıp atarsınız onu. Bazı yaşantılarımızı doğru anlamlandırabilmemizin de bilemediğimiz bir zamanı vardır, diyebilir miyim buna? Kurudukça sert kabuğu hafifler, naif bir halet-i ruhiyeye bürünür ve kırılganlaşır. Bunu neye benzetmeliyim? Ve kırarsınız… Paramparça olur dağılır etrafa. İçinden alnı ve göz kenarları çizgi dolu, latif bir zar çıkar. Latif dediysem, yaş iken yiyecekseniz çıkarırsınız çünkü kekremsi olur, çıkarmadan da yerseniz şifalı olur, çıkarmayıp kuruduktan sonra yerseniz hem lezzetli hem de hafızaya faydalı olur. O zarın içinde saklıdır cevizin özü. Öyle mi sahi? Ya cevizi ceviz yapan sırf özü değilse? Benimki de laf işte, içi olmayan cevize cevizin kendisi bile itibar etmez, atar kendini ilk fırtınada dalından aşağı ya da kırıp atar bir köşeye onu insanoğlu… Ya kırılsan da meyve verebilmek ya da kırılınca aslında kendine küsmüşlüğünle yüzleşmek…)

Yazmak isterdim daha fazla ama kesildi kelimelerim şu saniye, bir şeyler hatırlıyorum, unuttuklarımı, bu iyi bir şey mi kötü mü kestiremiyorum, belki de sıfatsız düşünüp ibret alabilmesi için zamana ihtiyacı vardır akl-ı kalbimin…

Allah’a emanet olasın okurum, selametle unuta selametle hatırlayasın…

Bir Cevap Yazın