Elektriğin olmadığı zifiri karanlıklar zamanıydı. Hani o sarı ışıklarıyla odayı altına çeviren gaz lambalı zamanlardan bir zamandı. Gecenin karanlığında başımız yastıkta iken küçük dünyamıza masalları yerleştiren nenelerin dillerinden dökülen tılsımlı sözcüklerdeydi kulaklarımız. Bazen uykuları harap eden korkulu sabahlara uyanılıyordu. Serçelerin ötüşü sabahı karanlığın tırnaklarından çekip alırken, bahçedeki otların ve rengarenk çiçeklerin tatlı görünüşleri ortaya çıkıyordu.

Ve yıldızlar… Yıldızların aydınlanan maviden saklandığı saatlere giriliyordu. Sanki sırası gelen saklanıyor ve ortaya çıkıyordu. Gece ile gündüz, gökyüzünün mavisi ile yıldızlar birlikte nefes almıyorlardı. Yağmurlu zamanlarda güneş saklanıyordu. İnsanlar da biraz doğaya benzer, dinlenmeleri ve uyumaları lazımdı. Hem gece hem gündüz gözleri açık olması mümkün değildir.

Temmuz sıcağında otların, buğday tarlalarının renginin sarıya dönüştüğü kavurucu sıcaklar gelip geçiyordu. Mevsimlere ömrümüz uğrayıp zamana kayboluyordu her seferinde. Geriye acısıyla tatlısıyla anılar birikiyordu gönül hafızamıza.

Yazın güneşinin batışından sonra kulaklara, buruna bazen de ağzın açıkken hücum eden sinekler emdiğimiz havanın tadını bozardı. Damar gibi ovalarımızın içlerinde dolaşan derelerin suyunda bedenlerimizi suladık doyasına. Gündüzleri bizimdi dere, geceleri huzurun sesine veriyorduk. Ayın ışıltısı suyun sırtında gezerdi sessizce.

Uzaklardan gelip köyleri gezen dondurmacılar vardı çocukluk dünyamızda. Dondurmacının sesini duyar duymaz elimizdeki bilyeleri, ip atlama oyunu, futbol maçını bırakıp dondurmacının üç tekerlekli motosikletinin etrafını kuşatırdık. Dondurmacı lastik ayakkabıları, yumurtaları alır; karşılığında külahtan dondurma alırdık. O zamanlar paranın şanı dağların arasındaki ufak köylere ulaşmazdı. Fakirliğin, köylülüğün, kendi yağında kavrulan insanların bariyerine takılıyordu para.

Genelde köyler dağların eteklerinde kuruludur. Çerçinin at arabası geldiğinde, kuş bakışıyla köylüler tozu peşine takan çerçinin yolunu gözlerdi. Hurda yığını, peynirler, harmandan kalan kilolarca buğday hazırlanıp, çerçiye satılırdı.

Zamana direnen radyolar vardı. Gündüzün yorgunluğunu atlatmak için, gece radyoya takılırdı kulaklar. Ses dalgalarını pür dikkat yerdi kulaklarımız. İran’ın sokakları, Irak’ın huzursuzluğu o zamanlardan beri küçük dünyamıza girmişti. Öyle herkesin evinde radyo bulunmazdı. Radyosu olan evlerde toplanırdı insanlar.

Akşamlar vardı bir zamanlar. Tarlalardan getirilen kuru ter kokuları evin odasını doldururdu. Yorgunluk getirilirdi yataklara. Gelecek kaygısı düşlere, rüyalara düğümlenirdi. Belirsizliğin tonu herkeste aynı etki bırakırdı.

Şalvarlı, etekli annelerin eteklerine yapışan yemek tasası mutfaklarda bağdaş kurmuş, gitmezdi. Zamları, faizleri düşünen babaların göz bebeklerinde asılı geçim sıkıntısı hep vardı. Kışlar geldi mi cepleri yakmak için gelirdi. Soğuk kış ayları kederin büyüsüydü. Yaz güneşleri umudun tılsımı; aş, iş ve bereketin timsaliydi. Erik ağaçları gelinliğini giyerdi, kadınların güzelliği ortaya çıkardı. Süslü, alımlı halleriyle gökyüzüne nefes veren, yaşatan asıl kadınlardı.

Annelerin şefkatli parmaklarından çıkan domates ve biber tohumları toprağa gömülürdü. Sonra da babaların ellerinden yağmura edilen sonsuz dualar edilirdi.

Toprağın yazgısına ekildi ilk kavga

İlk kan döküldü

Biri kurban, biri cellat oldu

Öldürmekle başladı her şey

Başladı düşlerde uğursuz kehanetler

Yağmur yağardı sonra ömrümüze. Toprak yolları çamur etmeyi severdi yağmurun gözyaşları… Çamura yatardı ayakkabılarımız, göletlere çarpa çarpa… Geriye izlerimiz kalırdı toprağa. Ve bulutlar çekilip gökyüzünden, güneş inerdi penceremize… Yağmurun bıraktığı gözyaşlarını kurutmaya ve doğaya merhem olmaya gelirdi her seferinde.

Elimiz kitaplara uzanır, harfleri yutmayı keşfediyorduk artık. Beyaz Diş, Demir Ökçe, Guliver’in Serüvenleri, Simyacı, Denizler Altında 20.000 Fersah… Hayal dünyamızın en uzak yerleri olan çölleri ve denizleri kitaplardan okuyup o küçük dünyamızın sınırlarını fethederek genişletiyorduk. Evlerde perili masalların, dağlarda gezen ceylanların efsundan hikayeleri, kül kedisi, pamuk prenses ve yedi cüceleri gecelerimize ses olurdu. Hayallere dalardık farkında olmadan.

Erkekler, kadınlar ve çocuklar; gökyüzü ile yeryüzü arasında öykülerini örüyorlar ve bu iki sarkaçta zamana yenilip geldikleri yere toprağa karışıp duruyorlar.

Ve sonra kendimizi şiirlere, türkülere verdik. Hayatın geçici olduğunu, ikinci kapısının bizi beklediğini arkadaşlarımızdan, çevremizden duyuyorduk. Hatta kulaklarımıza küpe gibi bırakılan acı öğütlerle, tatlı sözlerle uyarılıyorduk. Ömrümüzden geçen aylar, yıllar, mevsimler bizi eski hatıralara götürdüğünü anlıyor ve elimizdekilere sıkı sıkıya bağlanıyorduk. Alttan alta içimizde biriken ince sızılarla birlikte yaşamaya, nefes almaya devam ediyorduk.

Bazen oturduğumuz yerde sigaranın dumanını içimize hapsettiğimiz sırada “Ah ne günlerdi be” çığlığı içimizden çıkacaktı. Bir bakmışsın etrafında kerpiçten ve taştan evlerin olmadığını, yaşının başını aldığına hayıflanacak bir iç muhasebeye girişiriz.

Ağaçların kesildiği, dağların şirketlere peşkeş çekildiği, kültürünü paraya çeviren bir zamana geldiğini fark edeceksiniz. Her şey zamana kurban gidiyordu. Belli belirsiz vahşileşen bir dünya çoğalıyordu. Zaman gittikçe dilsizleşiyordu, insanlar karşısında. Ömür, zaman geçtikçe anlamsızlaşıp, kederin ellerine teslim oluyordu.

ÖMER ÇİFTÇİ

Bir Cevap Yazın