Geçen hafta pazar günü kitaplığımı karıştırırken Necatigil okumayı canım çekti… İnsanın canı yazar okumayı çeker mi? Yani âşıkların birbirini görmeyi canı nasıl çekebiliyorsa yazarı da pekâlâ çekebilir değil mi?

Her ne ise, yazarın kitaplığımda neredeyse bütün şiir kitapları varmış. Hangi ara almışım bu kitapları hatırlamıyor olsam da elimdeki tüm kitapları bir araya getirip her haftasonunda kendim için Necatigil okuma günü planladım hızlıca…

Evet, geçen hafta Behçet Necatigil’in çeviri eserlerinden olan, Strindberg’in Açık Deniz Kenarında’sını okurken, eseri ve yazarını tanıtan çok güzel bir de giriş yazısı kaleme alındığını söylemeliyim. Kitaba şöyle bir bakınca Strindberg’in İstanbul’da, bir zamanlar, tiyatro seyircisince tanındığını öğreniyoruz. Peki, kim tarafından? Tabii ki Türk tiyatro sanatçısı, yönetmen, oyuncu ve yapımcı olan Muhsin Ertuğrul tarafından… Tiyatro seyircisinin Strindberg dramlarından “Baba”’yı çok sevdiğini öğrendim. Bu durum merakımı çekince mini bir araştırma yaparak başka çeviri eserleri var mı diye internette bakındım… Fakat August Strindberg’in öteki romanlarının Türkçe’ye çevrilmediğini gördüm sadece Özel defterlerinden bir seçmenin haricinde çok bilinen bir eseri yok kitapçılarda…

Evet, “Açık Deniz Kenarı” kitabı bu alanda gerçekten bir başyapıt. “Mayıs ayında bir akşam vakti” başlayarak muhteşem ruh çözümlemeleri ve tasvirleriyle okundukça kitabın siz de benim gibi hayranı oluverirsiniz. Necatigil’in Türkçesi ile bu kitap görkemli dünyanın, görkemli iç acısının anlam kazanmasını tam anlamıyla sağlamış desem duygusal bir tespitten öte realist bir tespitte bulunmuş olurum.

Şu çevirinin temizliğine bir bakınız:

“İşte deniz, dünyanın dört bir tarafını görmüş olan balıkçılık uzmanı için yeni bir tarafı olmasa bile, baş başa kalınabilen münzevî deniz! Kuytu ve gizli yerleriyle orman gibi insanı ürkütmüyor; ruha açık, iri, mavi, sadık bir göz gibi sükûnet aşılıyordu.”

ne denir ki?

Esasen Necatigil’in çeviri eserlerini okuyanlar Thomas Mann imzalı Venedik’te Ölüm ve Sadık Hidayet imzalı Kör Baykuş, Açık Deniz Kenarında’nın izdüşümü olabileceğini bilir. Çünkü ifadeler aynı delik deşik gönül kipleri ile yazılmış…

Örneğin, Knut Hamsun’ları gençliğimden beri ben de unutmuyorum. Belki herkes Açlık’ı daha iyi hatırlar fakat Behçet Necatigil, Knut Hamsun’a handiyse ömür zengini yapmıştır. Üniversite’ye ilk başladığım yıllar da Pan’ı da okumuştum o dönemlerde Knut Hamsun tutkunu olup çıkmıştım. Necatigil, onun, doğayla baş başa ve biraz ıssız, hep çalışkan, yalnız kişilerle örülü dünyasında gezinip durmuş, adeta benim de o geziye katılmamı istemiş gibi yazmıştı kitabı…

Evet, Venedik’te Ölüm kitabı’na da gözatacak olursak, o roman da yine aynı yıllar da etkilendiğim romanlardan biriydi diyebilirim. Hem Venedik’te Ölüm, hem Açık Deniz Kenarında ki bu eserler insana iyi ki “Türkçe” var dedirttiriyor…

Yazarın özellikle Heine’nin Şarkılar Kitabı’nı Türkçe’ye hangi sabırla çevirdiğini anlamak güç. Ama yapmış yapacağını işte o eserden tertemiz bir mısra:

“Bir şövalye vardı üzgün, sessiz,

Solgun yanakları çukurda;

Kapılmış karanlık hulyalara

Dolaşırdı sendeler gibi orda burda.

Dalgın, hissiz, yavaş, sakar

Sallana yıkıla gördükçe onu,

Gülüşürdü, çiçekler, kızlar.”

Şu dizelerin içinde insan kendini şövalye sanabilir ki ayıp değildir çünkü ben de ilk okuduğumda kendimi şövalye sanmıştım…

Ancak mütevazi yazarımız bu emek karşısında bakın ne demiş:

“Heine’nin en ünlü kitabındaki bütün şiirlerin bu kez tarafımızdan çevrilişinde elbet o tatlı, tutkulu musiki korunamamıştır ya; lirik ozanın ne olduğu, türlü yönleriyle romantik şiirin ne olduğu bu çevrilerden de anlaşılır sanırız.”

Anlaşılmış mı?

Necatigil’e teşekkür etseler yeter bu memlekette bence…

Neyse ki edebiyatımızın önemli adamının dikkatinden kaçmamış mevzu: 1953 yılında, Hisar dergisinde Ahmet Hamdi Tanpınar, yeni edebiyatın “dil sevgisi”nden konuşmak ihtiyacını duyuyor; “… belli ki bir dil hazırlanıyor.” diyor ve ekliyor:

“Behçet Necatigil’in R. M. Rilke’den tercüme ettiği Malte Laurids Brigge’nin Notları’nı okudunuz mu? Bu şaşırtıcı eseri Türkçe’de bu kadar sadakatle verebilmenin ne demek olduğunu, nasıl bir kazanç olduğunu düşündükçe şaşırıyorum.”

İşte Behçet Necatigil’in özellikle çeviri eserlerini okuyanlar bu eserlerin gerçekten kültürler arası bir köprü olduğunu hemen anlar. Burada okuyucunun yapması gereken tek şey köprüden yavaş adımlarla geçip gitmektir. Necatigil’in eserleri özenle okunduğunda Türkçe’nin ne kadar zengin bir dil olduğu hemen farkedilir.

Son söz olarak Necatigil’in kaleminden çıkan çeviri eserlerinin ne yazık ki yeni baskıları yok… İnsan buna üzülüyor… Hani dilimizin hırpalandığı, özellikle Z kuşağının dil sevgisinden uzak olduğunu düşünen tüm ebeveynlere yazarın çeviri eserlerini tavsiye etmekten kendimi alamıyorum… 

Sağ ol Necatigil… Ruhun şad olsun…

Bir Cevap Yazın