Site icon KÜNYE ONLİNE

Yusuf’un Kalemi

Reklamlar

İlk öğretmenliğe başladığım yıllarda, hayatıma dokunabilen bir öğrencidir Yusuf. Sınıftaki arkadaşlarına göre daha kısa boylu, normal kiloda, açık tenli, kahverengi gözlü, kısa saçlı, biraz büyüklere özgü bir ciddiyete ve tavırlara sahip tatlı bir çocuktu. Orta 1. Ya da 2. Sınıftı tam hatırlamıyorum. Bir gün eczaneye uğramıştım, öğleden sonraydı. Taburenin ütünde, ecza dolaplarının önünde bir çocuk duruyordu, evet Yusuf’tu o çocuk. Şaşırdım önce sonra biraz sohbet ettik. “ Okuldan sonra burada çalışıyorum öğretmenim “ dedi. “ Aferin Yusuf “ dedim. Aslında aferin derken içim acıdı biraz, üzüldüm de yani. Yusuf’un orada olmaması, bahçede koşup oynaması, doya doya çocukluğunu yaşaması gerekiyordu. Zaten çok çalışkan bir çocuktu, derslerine çalışmak dışında kalan zamanlarda orada ekmek kavgasına düşmek yerine, koşarken yere düşmesi, üstünün çimen lekesi, dondurma lekesi falan olması gerekiyordu. Göz yaşlarım içime aktı o anda. Yüzümde sahte bir gülümseme vardı. Hani şu hüznü gizlemek için olan şefkatle karışık, sıcak bir sahtelik. Biraz sohbet ettikten sonra eczaneden ayrıldım.

Bu Yusuf’un bana bu duyguyu üçüncü hissettirişiydi. İlki, parmaklarındaki o minicik kalemi diğeri de eski defterlerini silip yeniden kullanmasıydı. Bir de gururludur, öyle verdiğin kalemi, defteri falan da almaz. O gururunu, ciddiyetini çok iyi biliyorum. Ben de zor bir soru sordu ve bunun ödüllü bir soru olduğunu söyledim. Tabi ki soruya doğru cevap verenin Yusuf olacağını tahmin ediyordum. Dersine her zaman çalışarak gelirdi, yorumları kendine özgü ve harikaydı. Saygılı ve ciddi bir çocuktu. Okul zamanı, teneffüslerde koşup oynamasa, arkadaşlarının arasında gülüp, şakalaştığını görmesem yani o çocuk hallerini izlemesem çocuk tarafını hiç görmeyecektim. Onun karakteri, tavrı ve onunla anılar bende derin izler bırakmıştır. Hem hüzünlü hem de umutlu izler.

Hayatı da bazen Yusuf’un kalemine benzetirim. Bazen dünya öyle zor gelir ki daralır, hem dışarda hem de içeride küçücük olur. İnsan kendisini çaresiz ve tükenmiş hisseder. Yusuf’un kalemi gibi parmaklarını acıtır, kelimelerin dökülmesi zorlaşır ama parmaklar yazmaya devam eder. Sanki yazdıkça genişler dünya, kalem görünmez olur zaten kalemin parmak kadar oluşu da çok mühim değildir artık. Kelimeler önem kazanır, istek öne geçer. Artık kalem tükense de Yusuf bir şeyleri biliyordur. Böyle böyle büyür dünyası . Kalem yok olur, Yusuf biraz daha güzel var olur. Kalem değildir artık o  “ Yusuf’un Kalemi “dir ve Yusuf hüzün değildir, umuttur.

Bizim Yusuf’la anılarımız, yaşamın bizi buluşturuğu o anlar bu kadarla da bitmedi. Tam iki yıl hapiste kaldım ve günler hapiste maalesef su gibi akmıyor ama süzgeçten öyle bir geçiyor ki akan su bütün tortular dibe çöküyor avucunda tertemiz, pırıl pırıl bir su kalıyor. O su insanın ömrüne ömür katıyor yani hapishane hücreleri her zaman çürütmüyor bazen daha da parlatıyor suyu, dibe çöken insanın içi değil fazlalıkları oluyor. Yazdığım kitabı bazıları beğenmemiş, evrensel değerleri savunurken evrimleşememişlerin zihinlerindeki örümcek ağlarına takılmış yazdıklarım. Artık kitapları yakıyorlar toplatıyorlar yani en azından kitaplar yakılmıyor bence bu bile bir ilerleme, sanırım toplumsal bir baskı oluşmuş bazılarının üzerinde yani bu kadarını da yapmayalım çok dikkat çeker mi demek istiyorlar acaba ? Hiç dikkat çekmeden yazarları toplamak kendi yazar çizer çevremize göz dağı vermek daha işlerine geliyor çünkü artık savaş karşıtı, barış yanlısı, evrensel değerlerin yüceliğini ve kutsallığını savunan insanların bile hapislere atılması toplumun çoğunluğu tarafından hoş karşılanmıyor ve gösterilen tepki birse içsel ve daha sonra oylara yansıyan tepki bin oluyor. Bunu da anlamış olacaklar ki sessiz sedasız alıveriyorlar içeri. Zaten öne sürülen suç ile kitaptan alıntılandıkları şeyler öyle komik ki Nasrettin hoca fıkraları yanında halt etmiş, saçma bir absürtlük, bir kabızlık ıkınması, ne bileyim portakaldan elma yapma çabası falan.

İşte bir kitap yazdık ve 2 yılda bu kitaptan dolayı hapis hayatını yaşadık. Yusuf’la yollarımız yıllar sonra bu sefer mahkeme salonunda kesişti. Yusuf katip olmuş. Benim davamda da ordaydı, görevinin başındaydı. Hemen tanıdım Yusuf’u hiç değişmemiş sadece büyümüştü. Yusuf’ta adım okunmasa bile tanırdı beni ben de tanınmayacak kadar değişmemiştim. Bana başı ile selam verdi, gülümsedim ben de.  Yüzü kızardı, elleri titriyordu. O günden sonra diğer davalarda da hep Yusuf’la karşılaştık. Avukatımla birlikte bir mektup yolladım Yusuf’a, işinden dolayı onu tebrik ettim ve çok güzel bir delikanlı olduğunu onunla yıllar sonra karşılaştığım için çok mutlu olduğumu söyledim, annesi ve kız kardeşini sordum. O da bana bir mektupla cevap verdi. Sıcacık, saygı dolu bir mektuptu. Sonu da ellerinizden öperim hocam, bendeki emeğinizin bir parçasını keşke ödeyebilseydim yazmış. Annesi geçen yıl ölmüş, kız kardeşi ilkokul öğretmeni olmuş ve bir avukatla evlenmiş bir de 3 yaşında İlkyaz diye bir yeğeni varmış. Kendisi de nişanlıymış, 5 yıldır anlaşıyorlarmış annesi vefat etmeden 6 ay önce nişanları olmuş sonra kalp krizinden birden bire ölüvermiş annesi. İnşallah seneye biraz daha borçları kapatıp evleneceklermiş. Düğününe de çağırmış beni. İnşallah geleceğim dedim ama kısmet olmadı gitmek ben hapisteyken evlenmişlerdi. Hediyeleri ile çiçeklerini evlerine gönderebildim.

O gün, hakkımda kararın açıklandığı gün Yusuf’un gözlerinden yaş aktı ama öyle bir tutuyordu ki kendini ben Yusuf’a bakmaktan başka bir şeye odaklanamaz olmuştum. Hapishaneye ziyaretime geldi, bana hep mektuplar yazdı, karısının kendisinin, kardeşinin, yeğeninin, annesinin fotoğraflarını gönderdi.  Ben de ona yazdım iki yıl yazıştık. Hapisten çıktıktan sonra bir gün evlerine yemeğe davet ettiler beni birlikte çok güzel bir akşam geçirdik, karısı hamileydi, kızları olacakmış Ebru Derin koyacaklarmış adını. Tutamadım kendimi ağlayıverdim. Zaten biz Büşra ile kızımız olursa sizin isminizi vereceğimizi daha nişanlı bile değilken karar vermiştik, sağ olsun Büşra da bunu istedi dedi. Sarıldım ikisin de, çok teşekkür ederim çocuklar sevginiz beni nasıl mutlu ediyor anlatamam, ben çok şanslı bir insanım dedim.

Sonraki haftalarda işimin başına döndüm kitaplarımı yazmaya devam ettim, bir taraftan dergiye yazıyordum. Oğlum için kullandığım vitamin takviyesi olan bir ilaç vardı, iş yerinden onu almak için çıktım. Yakınımdaki eczanelerin hepsine baktımsa da ilacı bulamadım, dolmuşa binip biraz uzaktaki bir eczaneye gittim. Eczaneden içeri girdiğimde bir adam ecza dolaplarının arkasında oturmuş kitap okuyordu. Tolstoy’un “ İnsan Ne İle Yaşar “ atlı kitabıydı. Kitaba öyle bir dalmıştı ki beni fark etmedi bile. Pardon bakar mısınız diye seslenmek zorunda kaldım. Kitabı bıraktı, bana doğru baktı daha doğrusu ikimiz de birbirimize bakakaldık. Yusuf sen neden burada çalışıyorsun dedim. Hocam geçici bir iş bu tekrar sınavlara hazırlanıyorum hukuk okuyacağım dedi. Peki neden işini bıraktın diye sordum. Yapamadım hocam üzülmeyin bu sizinle ilgili görünse de aslında ben mutlu değildim orada. Sonra sizinle ilgili verilen karar da çok gücüme gitti yani kitabınızı okudum, sizi tanıyorum, ben şu dünyada insana dair ne kadar güzellik varsa sizden öğrendim, parasız kalıp çalmadım, öfkelensem de öfkemden bir yeti yarattım, karıma bir kez kötü bir laf etmedim ve bunun gibi nice güzelliklerde siz bana ışık tuttunuz, beni özgürleştirdiniz ama sizin o hapis kararınızı yazarken isyanımı bütün vücudumda hissettim. Haksızcaydı hocam, orada boşu boşuna 2 yıl kaldınız. Ben bir daha orda olmak ve bir kişinin daha bu kararını yazmak istemedim. Puanlarım iyi gidiyor avukat olacağım, inşallah dedi.  Yusuf’um sen nasıl güzel bir insansın böyle dedim, yine tutamadım göz yaşlarımı bu sefer dağa taşa kadar aktı.

Araç çubuğuna atla