Aşka ‘düşen’ bir film…

Aşk üzerine elbette binlerce film yapıldığını biliyoruz. Velhasıl kimilerine göre basit aksiyon filmlerinden tutun da korku filmlerine kadar aşk birçok filmin temelini oluşturuyor. Bu filmlerden bazıları romantizmin suyunu çıkardı, bazılarıysa aşkın kendisini her zaman daha büyük ‘idealler’ için harcamayı tercih etti. Esasında büyük aşk filmlerinin merkezinde bile çoğu zaman aşk yoktu. Aşkın yerini alacak bir acı, savaş, cinayet, ‘dava’ ve daha onlarca yan anlatı hep vardı. Aşkı izlediğimizi sanırken illâ ki arka plandaki konu birden öne geçip, anlatının hakimiyetini ele geçiriyordu. “Filmde arka plandaki (….) eşliğinde iki sevgilinin tutkulu ve sıradışı aşkları anlatılıyor,” cümlelerine alıştık ‘aşk’ filmi özetleri okurken. Bu filmler hep ikiyüzlü davrandı. İnsanoğlunun en büyük zaafını kullanarak aşk yoluyla izleyicinin perdedekiyle olabildiğince özdeşleşme kurmasını sağlayıp, esas meselelerini onun arkasına gizledi. Böylece öküz altında buzağı aramayı seven film eleştirmenlerine, aşk filmlerinin altından onlarca ideolojik ve manipulatif anlam çıkarma olanağı sunuldu. Ta ki Danimarkalı genç bir yönetmen çıkıp, daha filmin açılış sekansında: “Biliyorum söylememem gerekiyor, fakat hatırlayın: Hepsi bir film, hepsi bir kurgu; fakat yine de acıtıyor!” diyene kadar.

Böylesine büyük ve iddialı bir cümleyi daha filmin başında söyleyebilmek, az sonra göreceklerimiz hakkında yönetmenin izleyici üzerindeki mutlak hakimiyetini kurma becerisine sonuna kadar inandığının göstergesi oluyor. Yoksa ‘yine de acıtıyor’ sözünü peşinen nasıl söyleyebilir ki? Bu kurgunun içerisinde kendimize ait bir şeyler bulacağımızdan o kadar emin ki, aşkla birlikte filmin kendisini de açılış sekansında illüzyonla eşdeğer tutuyor. Yani tıpkı bir sihirbazı izlerken onun hile yaptığını bilmemize rağmen ona inanmamız gibi; Christoffer Boe, bizleri filmin en can alıcı kısmına, seyretme zevkine, konsantre olmaya çağırıyor. Perdede rüya gören seyircinin, gördüğünün rüya olduğunu anlamasını ve onun akışına kendisini bırakmasını istiyor. Karakterlerin geçmişi üzerinde yorum yapmadan, senaryonun gelişimine asgari ölçüde kafa yorarak ve mizansenle ilgilenmeden; izlenenin hem bir film olduğunu hatırlayıp hem de olabildiğince türe ait klişelerden arındırılmış olarak filmini görmemizi istiyor. Boe’nun istekleri işte tam bu noktada kendisine tema olarak ‘aşk’ı seçmesiyle kesişiyor. Böylelikle filmi izlerken karşımıza çıkan boşluklara, cevaplanmamış sorulara, olmadık kesmelere ve kamera açılarına aldırmaksızın, her şeyin mubah olduğu bir evrene taşıyor bizi. Tıpkı aşkın kendisinde olduğu gibi “Yeniden Sev Beni” de dünyanın dönüşüne kendini kaptırmış, kural tanımayan bir çizgide, gerçek ve düşsel bir evren arasında yüzüyor. Uydu görüntüleri, çok yakın çekimlere; optik hileler, ışıktaki alışılmadık düzenlemelere karışıyor. Dogma filmlerinden alınan referanslar, Fransız Yeni Dalgası’yla harmanlanıp, biraz Lynch (“Mulholland Dr.”, 2001), biraz Godard (“Serseri Aşıklar”, 1960), bir tutam da Resnais (“Last Year in Marienbad”, 1961) kaynaklarından beslenince; tıpkı filmdeki karakterlerin hayatlarında olduğu gibi filmin kendisi de sürekli bir yeniden yapılanmanın nesnesi oluyor.

“Bir adam, yalnız bir adam, ama tek başına sokaklarda değil, insanlar içinde yalnız bir adam,” tasviriyle başlayan “Yeniden Sev Beni”, hakkında fotoğrafçı olması dışında hiçbir şey bilmediğimiz Alex (Nikolaj Lie Kaas) üzerinden ilerliyor. Aslında anlatıcının dediği gibi çok da karmaşık olmayan bu hikâyede Alex’e genç sevgilisi Simone (Maria Bonnevie), yazar August (Krister Henriksson) ve Aimee (Maria Bonnevie) eşlik ediyor. Haklarında bildiklerimiz ise oldukça sınırlı. Arthur, Aimee ile evli, Alex ve Simone beraber ama evli değiller. Onlar biricik aşklarını arıyor. İşte hepsi bu! Karakterler hakkında edindiğimiz bilgi bu kadar az olunca, bizim için de tek önemli şey aralarındaki aşk ilişkisine yoğunlaşmak, onları anlamaya çalışmak oluyor. Boe’nun diyalogların ötesinde yoğun metaforlar kullanarak anlattığı bu ilişki, kesinlikle hiçbir şekilde ağırdan alınmadan, ilk sahneden itibaren tabiri caizse ‘küt’ diye başlıyor. “Önce bir adam, sonra bir kadın ve ardından gelen gülüş” formülüyle tanımlanan ‘aşk’ın filmde karşımıza çıkışı da tıpkı hayattaki gibi beklenmedik, kontrol dışı ve bir anda gerçekleşiyor. Alex bir barda karşılaştığı (aşk için tanışmaya gerek yoktur ki) Aimee ile sevgilisi Simone pahasına ilişkiye girince, hayatında kökten bir değişim başlıyor. Dairesi yok oluyor, arkadaşları ve Simone artık onu tanımıyorlar. Şehrin kalabalığında ve labirenti andıran sokaklarında Alex, aşkı arayışında giderek kimliksizleşiyor. İlk bakışta ihanetin sonucu gibi görülen bu çözülmenin aslında aşkın doğasından kaynaklanan normal bir süreç olduğunu film ilerledikçe anlamaya başlıyoruz. Alex’in aşkına sık sık eşlik eden ‘düşen adam’ imgesi, açıkça İngilizce’deki ‘fall in love’ deyiminin ilk anlamına göndermede bulunuyor. Âşık olurken-aşka düşerken Alex, sürekli iki kadın arasında gidip geliyor. Bir yanda her daim arzulanan, başka bir erkekle beraber olan çekici ve gizemli kadın, diğer yanda her zaman onun yanında olan ve aşkından emin olduğu genç ve romantik sevgili. Her iki kadının tek bir vücutta birleşmesi mümkün olmadığı için; Alex, ruhundaki başta âşık olma yeteneği olmak üzere tüm kadınsı eğilimlerinin kişiselleştirilmiş halini ararken aynı kadının bölünmüş iki parçasıyla karşı karşıya buluyor kendisini. Böyle bir durumda Alex kadını sanki yüzyıllardır tanıyormuş duygusuna kapılıp ve onun karşısında sessiz ve çaresiz, hayatının düşüşüne geçmeye hazırlanıyor. Sürekli yeniden kurgulanan bir aşk ilişkisinin içerisinde debelenen Alex (Erkek), yeniden ve hiç durmaksızın Simone-Aimee’ye (Kadın) âşık oluyor. Çünkü filmin başında da söylendiği gibi kadın gittiğinde geride gülüşten uzak ve yalnız bir adam dışında hiçbir şey kalmıyor.

“Yeniden Sev Beni”, izlendikten sonra belki yeni bir şey söylememekle suçlanacak, bazılarıysa filmi açıkça erkek hegemonyasının olumlanmasına yoracak. Ama eminim ki herkesin kafasında hayranlıkla karışık soru işaretleri bırakacak. Benim tavsiyem ise o soruları oldukları yerde bırakıp film üzerine saatlerce konuşmak yerine sadece onu izleyerek perdedekilerin keyfine varmanız. Ne de olsa izlediklerimizin film olduğunu biliyoruz (ne de olsa yaşadığımızın aşk olduğunu biliyoruz) üzerinde konuşup tartışarak onu (aşkı) kirletmenin ne anlamı var ki?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın