İsmail Uyaroğlu, çok okuduğum bir şair değildi. İsmini bir gece önce cluphouse konuşmasından sonra duydum desem bu ayıp da bana yeter herhalde… Şairin güzel, can alıcı dizeleri var şiirlerinde. Geçen gün Orçun bahsedince şiirlerine baktım. “Lanettayin Bir Şair (2004).” kitabına aldığı bir şiirine rastladım. “Kıyamet Alametleri” başlıklı bir ikilik:
“Bütün simitçilerde yetkili satıcı çalımı
Yüksek şair çalımı bütün çömezlerde.”
Yaşadığımız çağın, içinde bulunduğumuz zamanı gerçekten çok iyi anlatmış ikiliğiyle. İşte, bu çağ; çalım ve çalımlanma çağı…

Olduğundan daha fazlasını barındıracaksın yüreğinde, hatta ondan da bir karış fazla görüneceksin, herkesten bir batman ağır çekeceksin kiloda! Sesine, haline tavrına, yürüyüşüne, bakışına “önemli adam” havası, manası katacaksın. Böylece işini yüzdürecek, yürüyüp gideceksin. Simitçilerle çömez şairlerin günahı ne! Bu çalım, çağımızın bütün çömezlerinin alâmet-i farikası artık. Siyasetçilerin, şarkıcıların, artistlerin, yazarların, oyuncuların, konuşmacıların, boşta gezerlerin, sokak satıcılarının…

Uyaroğlu’nun şiirleri içinde aşka dair harika dizeler de var. Buraya taşımıyorum o dizeleri ki birileri yüreğimin kanadığını fark etmesin istiyorum! Bu sebeple Salâh Birsel’in “Aynalar Günlüğü”ne dalıyorum. Aynı noktadan muhteşem cümlelere rastlamayayım mı! Vallahi bu kadar olur… O da şişirilmiş “çömez” edebiyatçılardan yakınıyor:
“Bizim edebiyatımız bir canavarlar edebiyatıdır. Bodur, yer cücesi, aşırımentocu, hozan tilkisi ve de kazulet şairler hoşamatlara bindirilmiş, gümbür gümbürlenmiş, gülüdekleri çalınmış, hoşafları soğutulmuş, yani öve öve bir hal olunmuştur. İyilerin, gülmeşekerlerin, şiirlerinde yıldız çakanların adları ise koltuk, kanepe arkalarına saklanmıştır. Ya da balçıkla sıvanmıştır…”

Peki, edebiyatta böyle de müzikte, sinemada, tiyatroda, iş hayatında vs. farklı mı?
Aynı, hep aynı…
Evvelki gün Türk müziğinin usta bir isminin cluphous de yorumunu dinledim. Oradan buradan konuştular, söyleştiler kulak misafiri olduk. Aşağı yukarı aynı meselelerden de konuşuldu, çalımlıların saltanatından, iyilerin koltuk arkasına saklanmasından… Yeni çıkan albümlerin tanıtımıyla ilgili “menejer”lik yapması için görüştüğü genç bir arkadaşın dediklerini anlattı ve bu anlatı da çok hüzünlü, pek acıydı… Unutulmaz beste ve sesiyle Türk müziğinin zirvesine çıkmış ustaya soruyor: “Son zamanlarda yaşadığınız bir skandal var mı? Aile hayatınızda ilginç bir olay!..” Şaşırıp kalıyor sanatçı… Genç “menejer” devam ediyor:
“Sizi medyada yalnız müziğinizle haber yaptıramayız. Bir skandal lazım!”
Sanatçı dostumuzun hayatında elbette bir skandal bulunamıyor ve ne yazık ki o değerli albümü, medya da haber olma şansı bulamıyor. Yani Salâh Bey’in tabiriyle kanepe arkalarına saklanıyor…

Şimdi bu durumları tek tek anlattım diye sanıyorum beni umutsuzluklar içinde kıvranan bir adam filan sanacaksınız. Evet, bir yönüyle bunlar, Uyaroğlu’nun dediği gibi birer “kıyamet alâmeti”. Değerliyle değersiz yer değiştirmiş, iyiler gizlenmiş kötüler baş tacı olmuş doğru… Çığırtkanlar almış başını gidiyor, sesi çıkmayanlar yerinde sayıyor doğru… Bütün bunların aldatıcı, yaz yağmuru gibi ıslatıp geçici eğlenceler olduğunu düşünüyorum ben… İki adım gitmeden boyaları dökülecek ve oracıkta, yol kıyısında unutulacak, toprağa karışıp gidecek tipler olarak düşünüyorum… Ve hiçbir zaman bu tiplere dönülüp bakılmayacaktır. Oysa biz, iyi edebiyata, iyi şiire, iyi müziğe ve iyi filmlere her zaman yeniden, yeniden döner kaliteyi görmeye doyamayız! Canımız iyi şeyler, kaliteli içerikler istediğinde, sonsuzluğu özlediğimizde, hüzünlendiğimizde, sevindiğimizde, aşklardan kapı açtığımızda, şu çalımlı şairler ya da şarkıcılar aklımıza bile gelmez. O kanepelerin arkasına bakar, çekmecelerimizi açar, kütüphanelerin arka raflarına bakarız. Dinmez hüzünlerimizi yalnız onların susturacağını biliriz çünkü. O şarkılar, o şiirler ve o romanlar, orada seslerinin tazeliğinden hiçbir şey kaybetmeden, öylece bizi bekliyorlardır. Ve onları okur, dinler sonra, içimizde köpüren bir sevinçle yeniden bu olmaz olası hayata sımsıkı tutunuruz. Edebiyatın, müziğin ve bütün güzel sanatların yaptığı bu değil midir? İnsanı tutup yeniden doğurmak, hayata bir perde daha yukarıdan daha ince bir yerden bakmamızı salık vermek…

Madem koltukların arkasına bakacağız, ben de elime Abdülhak Şinasi Hisar’ın o harikulade seçkisini, “Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde” adlı kitabını alıyorum. Tam 1417’den 1950’ye kadar, edebiyatımızın unutulmaz mısraları, beyitleri. Bir İstanbul baharında okumanız için sizlere de önermiş olayım… Okuyunuz, okumasına ama lütfen şunu da unutmayınız, Abdülhak Şinasi’nin dediği gibi, “Bu klasik şiirler, hiçbir zaman acele ve ihmal ile değil de her zaman dikkat ve itina ile okunmak isterler.” Öyle ya, “Her kişi âşık olurdu eğer âsân olsa”…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın