Sevgiliden ayrılmak, insanın gerçek kendisine iç alemine yönelmesinin ilk adımı.. İnsanın kendisini, ait ve alakadar olmaması gerekenden ayırabilmesi için atmak zorunda kaldığı ilk adımıdır bu.. Hiç istemeden atılır boşluğa insan, istemeden düşer uçurumdan. Düştüğü yerden gerçek yerine doğru kalkar. Şairin “ateşten bir ok” dediği sevgiliden ayrılık, bir kemal, bir olgunluğa taşır insanı. Pervanenin yanması gibi bir yangınla yanarsa insan -ki bu ancak ölüm gibi bir acıyla ayrılmaktan geçer- gerçek sevgiliye doğru bir yakınlaşma imkânı bulabilir. İşte bu sebeple hiçbir şey yazıldığı ve okunduğu gibi değildir aslında…

Yangına düşen, sefil bir bağırtıyla yıkar ortalığı, içine düşen veya içine düştüğü acıyı, dünyanın en büyük ıstırabı zanneder, çığlığı dinip de, içindeki sesi duymaya başladığında anlar ki, yangını nisbetinde bir yücelme, bir arınma yaşamıştır. Daha büyük bir acıyla yıkanma arzusu o zaman içine düşer insanın. Yandıkça büyür ruh, kemaline yaklaşır, hayatın aslında yüzüne biraz tebessüm sürülmüş acıdan ibaret olduğunu fark etmeye başlar.

Bununla birlikte daha büyük, daha büyük acıları tanır, tanıdıkça küçüldüğünü hisseder. Gerçek hayatın kapısı, büyük zannedilen her şeyin küçülmesiyle açılır. Gerçek yazı, en büyük, en coşkulu, en derin acıların; bir sükunet içerisinde dile geldiği kelimelerden nakış nakış, ilmek ilmek örülür. Büyük görünen yazıların gerisinde hep yaşanmamış; fakat yaşanılması şiddetle arzulanan tutkular uyur. Gerçek yazıların kökünde ise şiddet-i zuhurundan gizlenmiş büyük acılar yatar.

Kimse kalkıp yaşadığının en görkemli yazıya dönüşebilecek sıradanlıkta olduğunu söylemez. Herkes başına gelenlerin büyük yazılara kaynaklık edeceğini düşünmez. Bunu yapan, çığırtkan yazarlardır ki onlar aslında yaşamaktan çok günlük, yaşantısal metinler üretmeyi seçerler. Hele bu tipler gazete gibi gündelik kullanıma açık bir mevkutenin bir ‘köşe’sini süslüyorsa, yazılan ne hakiki kelamdır ne de gerçekten yaşanmıştır. Afaka savrulmuş bir zihnin izlenimleridir sadece.
Şurada şu olmuş, burada şöyle denmiş türünden dedikodulara açtır modern hayatın labirentlerinde gezinen sersemlemiş zihinler. Tıpkı Cigara tellendirmek gibi bir ihtiyaçla okunur yazılanlar..

Ayrılmanın ruhsal bilince katkısını ne güzel anlatır Octavio Paz. Bir bakıma tüm şiirsel metinler ayrılık yıldırımıyla çarpılmış yüreklerin iniltisidir. Buraya, bu sefil dünyaya inerken başlar ayrılığımız, buradan, bu deni dünyadan çıkarken sürer kavuşmamız. Doğarken başlayan ölümümüzü tamamlamak üzere geçer hayatımız. Yine şairin o güzel ifadesinde söylediği gibi aslında tüm çabamız; “bir ölüye çıkmak için”dir. Ayrılmakla kavuşuruz ancak. Bir sevgili bizi hep asıl sevgilinin kollarına atmak içindir. Yeni bir sevgili, bizi gerçek sevgilinin kollarında sımsıkı durmak üzere dökülür yollarımıza. Yine yanılır ve ayrılmanın canımızı ne çok yakan bir ateşten ok olduğunu anlatmaya kalkışırız. Dünyayı sevgilinin gözleriyle görme isteğidir bizi yanıltan. Oysa hiçbir gözün görmediğine dikince gözlerimizi, çabalarımız nihayetlenmiş ve bir ölüye çıkmışızdır. Asıl ok, asıl ateşten ok o zaman saplanır yüreğimize ve bizi bir anda şiddetli bir depremle hakikatin kucağına fırlatmıştır tüm giysilerimizden soyarak…

İşte böyle bir şey sevgiliden ayrılmak: “ateşten bir ok”…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın