Nefesinden bile kaçtığı bir ortamda gidecek hiçbir yeri yokken sığındığı kapının yabancılığı içerisinde etrafındaki insanlara bakıyordu. Boyun eğdiği hisleri kapıya yaslanmış onun giryan biçimindeki duruşuna bakıyor ve acıyordu. Kalabalığın kör sessizliği içerisinde yaşadığı tüm yalnızlığa karşın ruhu demir atmıştı bu eve. Gitmek istiyordu hatta kaçmak… Can sıkıntısından halıyla oynayan ayak parmakları bazen pençe şeklinde halıya kenetleniyor, derin bir nefes aldıktan sonra ayak bölgesini hafif şekilde bir sağa bir sola hareket ettiriyor sonra da kimse ile göz göze gelmeden birini arayan gözlerle etrafına bakıyordu. Her halinden belliydi, ait olduğu ortamın yabancısıydı. Bu yabancılık, düşünmek dahi istemediği olayların  iç aleminde yankılanmasına neden oluyordu. Sonra “Mesafeler iyidir” dedi sessizliğine, biraz daha düşündü ve “Yalan söyledim, ben her duyguda bedeviyim” dedi aynı kişiye…

   “Bu sene kimseye oy moy yok” diye öfke ile yükselen ses ile düşüncelerinden sıyrılıp sesin geldiği yere doğru odaklandı. Arkadaşı Osman bu ortamda olsaydı ya sessizliğinden boğulurdu ya da bu ortamı terk ederdi. İlk tanıştıkları zamanlarda her cümlenin sonunda siyasetten bahsedecek olsa “Aman kardeşim ben siyaset sevmem de siyaset hakkında konuşmam da” diye komik bir tepki verirdi. Bir gün yine aynı konuşma geçince “Siyaset benim memleketimin edebiyatıdır, siyasetçilerde memleketimin en büyük edebi yazarlarıdır, deyip sonrada gülerek, bizim orada herkes siyasetçidir” diye de eklemişti. Uzun sessizliğe karşın, “Niçin ufak şeyler için bu kadar tepki veriyorsun? Diye sormuştu, Osman ise sadece susmuştu. Şimdi o da susuyordu. Etrafındaki insanlar ondan birkaç söz ister gibi baktıkça o da tebessümleri ile savuşturuyordu. Bir müddet sonra nefes dahi alamayacak duruma geldi. Eğer etrafındaki insanlar samimiyetlerinin ardındaki gurbeti aşsalardı onun bu perişan halini görebilirlerdi. Farkında olmasalar da bu insanlar gurbetin baş kahramanlarıydı. Bu ortamdan ayrılsa kimsenin ruhu bile duymazdı o halde ne diye burayı bekliyordu, hem duyduklarına rağmen burada durması saçmaydı da. Yine de konuşulan konu bitene kadar orada oturmaya devam etti. İyi ki kalbini bilen kimse yoktu…

    Dışarıya çıktığında dışarısı ne çok soğuk ne de çok sıcaktı. Elinde bir sigara, hayatına küfredercesine tüttürüyordu. Şuan kendi ile konuşamayacak kadar kimsesizdi. Dost olmadığını bildiği halde elindekine bel bağlamıştı. Hayat da öyleydi, şansınız yoksa en acılı zamanlarınıza en gereksiz varlıklar ortak olabilirdi. İkindi güneşi yüzüne vururken bir el de omzuna dokundu. “Ruhsuzsun be adam insan bir korkar bu kim diye arkasına dönüp bakar” diye gülümsedi Mehmet. Durum ciddiydi. Mehmet ise bu ciddiyete şaşırmış şekilde bir müddet bekledi, sağ cebinden bir paket çıkardı sonra eline aldığı sigarayı yaktı. O halde sağa sola baktı ama yanında duran adamın yüzüne bakamadı buna rağmen konuşuyordu. Elinden geldiği kadar komik şeyler konuşmaya çalıştı hatta tarihteki sultanları tek tek anlatı ve ” Yavuz Sultan Selim, Kanuni’yi zehirlemeye çalışmış diyorlar” dedi. Müteessir adam dayanamayıp sigarasını yere fırlatarak ” Bu nasıl bilgi Şadiye teyzeden mi duydun” diye sinirli bir şekilde gözlerine baktı. Belki de en zayıf anıydı. Mehmet gülerek “Ne o Şadiye teyze yanlış bilgi aktarmış diye ağlanır mı hiç” diye dalga geçti sonrada acıyan gözlerle “Niçin böyle yaptın, neyi bekledin?  Sen evlenebilirdin onunla” dedi. “Ne ağlaması be kardeşim duman kaçtı gözüme, dedi ve hem bana ne önümde uzun ve heyecanlı bir hayat var anlarsın ya” diyerek sokak serseri kimliğine bürünmeye çalıştı. Sonra da Mehmet’in delici ve buradayım kardeşim dercesine merhametle bakan gözlerinin şefkatine esir olarak gözlerini sağanağa teslim etti.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın