Dibi görünmeyen karanlık bir uçurumun kenarında asılı duruyorum. Baykuş çığlıkları, eski mağara yarasaları, vahşi sarmaşıklar ile beslenen bu derin uçurum beni yutmak için iştahla bekliyor… Anneannemin küçükken bahsettiği etle beslenen kabir böcekleri, soğuk kayaların üzerinde ustalıkla tırmanıyor. Taşların canı yoktur, kabir böcekleri bir insan vücudu arıyor. Kokuyu alabilseler, titreyen ellerimle, ipin ucunda gücünü kaybetmek üzere olan gövdemi bulmaları an meselesi. Şimdilik insan etiyle beslenen kabir böceklerinden kurtulmayı başarıyorum. Gökyüzünde birazdan kötü şeyler olacak bulutları toplanmış. Nereden estiğini bilmediğim bir rüzgar boşlukta duran gövdemi sağa sola sallıyor. Annemin Servet’i küçükken beşikte salladığı gibi sallanıyorum, bilinçsizce. Babam uzun yol tır şoförüydü. Bir gitti mi aylarca gelmezdi. Annem babamdan geriye kalan kimsesizliğini Servet’e söylediği ninniler ile unuturdu. Servet beşikte, ben sünger yer yatağında, annem başucumuzda uyuya kalırdık. Hepimiz uyurduk, bir babam uyumazdı. Babam uyursa hepimiz ölürdük çünkü.  Yolculuktan dönüp yanımızda kaldığı günlerde uyumamak için radyodan dinlediği şarkılardan, tiyatrolardan bahsederdi babam.

Yavaş yavaş sallandığım boşlukta uyumamak için ben de şarkılar söylüyorum bağırarak. Uyuyacak olsam kabir böceklerine yakalanmaktan korkuyorum. Kaç zamandır buradayım, bu ipe kaç zamandır tutundum, bilmiyorum.

Saate bakıyorum, yediye on var. Okula geç kalmadan eve geri dönmem lazım. Uçurumun dibinde sallanan gövdeme dönüp bir kere daha bakıyorum. Yüzüme dökülen saçlarımı ellerimle ensemde topluyorum. Rüzgar ensemde topladığım saçlarımı tekrar dağıtıyor. Makyajsız yüzüme, uykusuz gözaltlarıma, solgun dudaklarıma dönüp bir kere daha bakıyorum. Ben, ben olmaktan çıkmışım. Vücudum, kurulu düzenimdeki güzellik algısının tam tersi. İki farklı bedende tek bir ruh yaşatıyorum. Yaşayan iki farklı bedende her geçen gün aynı ruhu öldürüyorum.

Kendimi uçurumun kenarında öylece bırakıp eve dönüyorum. İp ha koptu ha kopacak. Saçlarım dağınık. Üzerimde rengi solmuş bir tişört, dizleri aşınmış bir kot. Ellerimin tutmaktan yorulduğu urgan ip, benim kadar yorgun. Eve kendimi bir yığın gibi atıyorum. Üzerimdeki eski tişörtü , dizleri aşınmış pantolonu değiştiriyorum. Yıpranmış saçlarıma bir krem sürüyorum. Az önce, korkunç bir uçurumda, kopmak üzere olan urgan bir ipte sallanan ben değilmişim gibi. Aklım hâlâ ipe tutunmaya çalışan yorgun bedenimde. Geri döndüğümde kendimi orada bulamamaktan, uçurumdan düşmekten korkuyorum.

Bugün okula gitmekten vazgeçiyorum. Okul müdürünü arayıp haber vermeyi düşünüyorum. Fatih olsaydı o da izinsiz hareket etmemi istemezdi. Okula gitmek istemeyişime sitem ederdi. Okulun herşeyden önce bir iş yeri olduğundan, sorumsuz hareketlerin bu iş yerinin işleyişine zarar vereceğinden bahsederdi. Benim aklı başında bir insan olduğumu anlatırdı diye iç geçiriyorum. Fatih’in benim aksime gönlü ile aklının ayrı bir işleyişi vardı. Kimse üstüne vazife olmayan işlere karışmazdı onun dünyasında. Huzurluydu bu yüzden Fatih. Zaten ilişkimiz de Fatih’in mantığından onay almadığı için bitmişti. O, mantığını dinlediği için beni bırakıp gitmişti.  Olur olmaz yere yine Fatih’in aklıma gelmesine kızıyorum.

Müdüre okula gelmeyeceğimi haber vermeden giyinip dışarı çıkıyorum. Sorumsuz davrandıkça Fatih’ten intikam alıyormuş hissi bana iyi geliyor.
Bütün gün sokaklarda terzilere, ayakkabı tamircilerine uğruyorum. Uçurumun kenarında bir ipe asılı duran kendimden konuyu açmıyorum hiç birine. Urgan bir ipin tamirine her birinin ayrı bir yöntemi var. Dinlediğim tavsiyelerin hepsini not alıyorum.

İpi yamamak lazım diyor terzinin biri, incelen kısmını kesip kalan kısmını yeniden yapıştırmak lazım diyor bir başkası. İpin incelen kısmını mümkün olduğunca kullanmamayı tavsiye eden de oluyor,  kullandıkça daha çok yıpranır diyen de bırak incelediği yerden kopsun diyen de. Herkes yarasını kendince tamir eder.  Eve not defterimin sayfaları dolu dolu dönüyorum. Müdürden hala bir arama yok telefonumda. Bir süre unutulmak hoşuma gidiyor. Telefonumu kapatıp kenara koyuyorum.

Evdeki koca boşluğun içinde kaç aydır yaşıyorum, bilmiyorum. Fatih ile ferah olur diye düşündüğümüz oturma odası, şimdi göz alabildiğine geniş bir yaylaya dönüşüyor. Bir uçtan bir uca varana kadar nefes nefese kalıyorum. Bu uçsuz bucaksız boşluk beni yoruyor.
Fatih her zaman “Ben ferahlık adamıyım” deyişini hatırlıyorum. “Açık renkleri severim ben derdi; açık mekanları, şeffaf insanları… Fatih’in hâlâ içimde bir yerlerde yaşıyor olmasına kızıyorum yine.

İçimde saklandığı yeri bulabilsem söküp atacağım. Bulamıyorum. Ben bulamadıkça Fatih benim aklımla oynayan bir hayalet gibi olur olmaz karşıma çıkıyor. Fatih o kadar duygularına yenik düşmeden, şeffaf bir şekilde yaşamaktan bahsediyorken beni öylece bırakıp gitmişti. Şeffaf bir yalnızlığa bürünmüştüm o gittikten sonra. Nereden baksan görünüyordu mutsuzluğum.

Çalıştığım okulun okul aile birliği yemeğinde tanışmıştık. Fatih’in amcası, okulumuza düzenli bağış yapan saygın iş adamlarından biriydi. Amcasının şerefine verilen yemeğe amcası iş sebebiyle katılamayınca, Fatih’i göndermişti. Onun gece boyunca bulunduğu ortamdan rahatsız oturuşu beni etkilemişti. Övgüler, saygı ifadeleri, ikramlar Fatih’in duruşunu hiç değiştirmemişti. İkimizin aynı rahatsızlıkları duymamız, bizi birbirimize itmişti.

Fatih o akşamki yemekten sonra okula daha sık uğrar olmuştu. Önce kalabalık çıktığımız yemekler, git gide Fatih ile yalnız çıktığımız yemeklere dönmüştü. Fatih’in ilgisinin üzerimde oluşu, okul müdürünü de bir hayli memnun etmişti. Okul çıkışında Fatih ile buluşacaksam erkenden çıkabiliyordum. Söz konusu Fatih olduğunda üzerime yığılan işler bile azalıyordu. Okuldaki statümün bir anda yükselmesi hoşuma gitmişti.

Uçurumun kenarına bu defa elimde kendimi kurtarmak için hazırladığım notlar, ipler, iğneler ile dönüyorum. İpin ucunda hâlâ sarkıyor gövdem. Kendimi tekrar bulduğum için seviniyorum. Düşmüş de olabilirdim nihayetinde. Tutunduğum ip git gide zayıflıyor. İpte sallanan yorgun  gövdem, geldiğimi görünce kafasını kaldırıp bana bakıyor. Kendi gözlerimin içine bakıyorum. Kendi kendimden yardım istiyorum. Aynı ruhum farklı iki bedende yaşıyor, farklı iki bedende farklı acılar çekiyorum. En çok dağılan saçlarıma üzülüyorum. Üzerimdeki rengi solmuş tişört ve dizleri aşınmış pantolon hala duruyor. Aşağıya doğru uzanıp saçlarımı ensemde topluyorum. Ağırlığıma dayanamayan ufak kaya parçaları, kopup uçurumdan düşerek kayboluyor, korkuyorum. İpe dokunmamaya çalışarak geri çekiliyorum.
Topladığım notları bir de uçurum dibinde, kendime okuyorum. Topladığım çarelerin hiçbirinin faydası dokunmuyor ipte sallanan bana. İçimden terziye de, ayakkabı tamircisine de sitem ediyorum. Notlarımı, iğneyi, iplikleri uçurumdan aşağıya atıyorum. Sonra annemin, “İncirin lekesi anca incir yaprağıyla çıkar.” sözü geliyor aklıma. Terziye de ayakkabı tamircisine de, iğneye de ipliğe de kızmaktan vazgeçiyorum.

 Gece karanlığı çöktüğünde, sallandığı ipte uyuklayan kendimi öylece bırakıp eve geri dönüyorum. Telefonum hâlâ kapalı duruyor. Aradığım bütün çarelerin bir fayda vermemesi canımı sıkıyor. Üzerimdeki rengi soluk tişörtü, dizleri aşınmış pantolonu çıkarıyorum. Bileklerimde, tutunduğum ipin izleri duruyor.
Fatih gittiğinden beri darmadağın uykularımdan birini daha uyumak için yatağa uzanıyorum. Rüyamda tutunduğum ip ellerimden kayıyor, ben uçurumun dibine düşüyorum. Düştüğüm yerde kabir böceklerine yakalanıyorum.

Okulun verdiği bağış yemeğinde bana piyangodan Fatih çıkmıştı. Kısa sürede Fatih hayatımın merkezine yerleşmişti. Hayatımda o kadar büyük bir yer kaplamıştı ki, aldığım kararlarda Fatih’in onayı olmazsa huzursuz oluyordum. Annemin vefatından sonra ilk defa bir yere ait hissediyordum kendimi. Fatih’in kalbinde kendime baş köşede yer ayırmıştım sanki. Canım ne zaman isterse geçiyordum tahtıma. Bu özgürlük beni Fatih’e daha çok ait kılıyordu. Fatih, bazen çok özlediğim babam oluyordu bazen de olmasını çok istediğim abim oluyordu. Fatih’in hayatımda bu kadar işlevinin olması, onu gözümde mükemmel kılıyordu. Sorgusuz sualsiz mükemmeldi Fatih. Sanki ben ondan önce eksik gelmiştim dünyaya. Şu yaşıma kadar kendimi tamamlamak için yaşamıştım ve işte karşıma Fatih çıkınca, bütün eksiklerim bir anda tamamlanmıştı. Kalbimi Fatih’in sevgisiyle doldurmuştum. Ben çekip kapıyı çıkmıştım da kalbim ona kalmış gibiydi.

Okula gitmeyeli yaklaşık bir hafta oluyor. Müdürün beni aramaması beni tedirgin etmiyor, aksine mutlu ediyor. Fatih ile ayrıldıktan sonra, okuldaki ayrıcalıklarımdan aforoz edilmiş olacağımdan, yokluğum da kimseye bir huzursuzluk vermiyor. Buna ilk defa üzülmüyorum. Arayanım soranım olmazsa ipin ucundan kendimi kurtarmak için daha çok uğraşabilirim.

Kahvaltıdan sonra uçurumun dibine gitmeden önce duş alıp üstümü değiştiriyorum. Uçuruma gittiğimde artık tutunmaya mecali kalmamış kuru bir bedene dönüşmüş kendimi görüyorum. Sonbaharda ufak bir rüzgarla dalından düşecek emanet yapraklar gibiyim. Bu defa sallananın ben olmadığımı fark ediyorum. Kopmak üzere olan urgan ip, bir o yana bir bu yana sallanıyor. Ruhuna ızdırap veren bu bedenden kurtulmak istiyor gibi. Cansız urgan ip bile, ruhunun özgürlüğe kavuşması için çırpınıyor.

Bu defa eğilip saçlarımı toplamıyorum.
İpin ucunda mecalsiz duran bedenime acıyan gözlerle bakıyorum. Gözlerim, çektiğim acıların en güzel tarifi. Feri sönmüş göz bebeklerim, yalvarır gibi bakıyor bana. Urgan ipin bileklerimde bıraktığı iz, kanıyor. Bileklerimdeden dirseğime doğru akan ılık kan yatağından kopmuş bir ırmak gibi. Damarlarımdan çekilen kan, bedenimden ayrılan ruhla aynı acıdan oluşmuş.
Kayalarda aranan kabir böcekleri, işte nihayet ayağıma ulaşıyor, dizlerime doğru hızlıca tırmanıyorlar.

Eğilip urgan ipi, inceldiği yerden iki elimle sımsıkı tutuyorum. Saçlarım hâlâ rüzgarda sallanıyor. Yüzüm artık uçuruma dönük. İpi koparıyorum. Bedenim uçurumun karanlığında düşüp gözden kayboluyor. Boşlukta kalan urgan ip, bir süre sallandıktan sonra olduğu yerde kalıyor. Artık tek vücutta, tek ruhu yaşatıyorum.
Eve geri dönüyorum, üzerimdeki rengi soluk tişörtü ve dizleri aşınmış pantolonu çıkarıp çöpe atıyorum.

Aysel KİŞİ

Reklamlar

By Aysel Kişi

Aysel Kişi 1994'te Muş'un Bulanık ilçesinde doğdu. İlkokul ve ortaokulu yine doğduğu ilçede, liseyi Eskişehir'de tamamladı. Marmara Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Sekiz çocuklu ailenin ikinci çocuğudur. Türkçe öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Muş'ta yaşıyor.

Bir Cevap Yazın