Şu sıralar kendimden ara sıra da olsa şüphe etmiyor değilim… Özellikle içimde yeşerttiğim, yaşattığım, büyüttüğüm derin duyguları dizginleyememek beni düşündürmüyor değil… Yaşı kırklara karışmış hatta kırkını aşmış biri olarak ben de hislerimi, düşüncelerimi sevdiklerime veya okuyucularıma dile getirirken delikanlıca yazmaya çalışıyorum. Fakat bunca zaman ne bir delikanlının ne de canımdan çok sevdiğimin dikkatini henüz çekebilmiş değilim…

Acaba diyorum klişeleşti mi söylediklerim? Basmakalıp teselli cümlelerimde oyalayıp duruyor muyum kendimi? Bir zamanlar arkadaşlarla gençlik dönemlerimizde iken miadını doldurmuş yazarlardan şikâyetçi olurduk. Sanıyorum çekiştirilme sırası şimdi bana geldi artık…

Geçen hafta bloğumdaki bir denemeyi okuyan, bir hanım kardeşimizin gönderdiği e-postası düşündürdü tüm bunları bana. Şöyle diyordu: “Yuşa, ben bir doktora öğrencisiyim, okuldayken aklıma takılan soruları birilerine sorduğumda bana adamakıllı cevap vermemiş, cevap verenler de sıradan teselli cümleleri sıralayıp durmuştu…” diye bitirmiş mailini.

Bir genç kızın kaleminden çıkan bu umutsuzluk mailini okuyup cevap yazmaya başladığımda kendimi birden “teselli cümleleri sıralayıp duracak” kişilerden biri gibi hissettim hemencecik. Nasıl derler hani bir bubi tuzağı gibi, açmazsan patlayacak, kapalı bıraksam patlamaya hep hazır olacak cinsten… Böylesi zihinsel düğümlerimiz öylesine çok ki şu hayatta. Yani hem kilitlenmenin sancısını çekiyor, hem de kilitlenmenin açılmasıyla karşılaşacağımız daha büyük sancıyı göze alamıyoruz gibi geliyor bu durum… Tıpkı bir mayın gibi; ayağını çektiğinde patlayacak, patlamasın diye ayağını çekmezsen bu sefer de sen korkudan patlayacakmış gibi hissediyorsun. Aslında çoğumuz böylesine buzdan zeminlerde ayakta durmaya çalışmışızdır. Hani ayağını değdirene kadar düz ve sağlam sandığın zemine bastığında hiç beklemediğin o boşlukta sırt üstü yerde buluverirsin ya kendini hah işte öyle bir şey bu…

***

Biri de bir yazısında şöyle demişti; “Ben, senin bir başkasıyla konuşup konuşmadığını düşünerek yaşayamam hayatımı…”

Ne denir ki? Hastalıklı bir düşüncenin ürünü bu mesaj ama gel de anlat, anlatabilirsen! Sen canını uğruna feda edersin, bir gülüşüne ömrünü verirsin, o bu acı sözleri söylemekten zerre kadar çekinmez… Öyle diyor ya yüce kitap: “herkes kendi karakterinin gereğini sergiler” diye… Tam olarak budur durum. Hem insanları geçmişinde yaşadıkları ile yargılamak dünyanın en büyük salaklığı olsa gerek…
Her ne ise, yazan bir kardeşiniz, amcanız, dayınız olarak bu dünyada benim en büyük korkum; duygularımla yaşamadığım şarkıları sevdiklerimle birlikte söylemeye çalışmaktır. Sevmiyorum bu köksüz, ruhsuz durumu. Hele hele o insanın gözünün içine bakarak ölsem de naylonlaşamam.. Zira fıtratıma, duygularıma, yaşantıma ve hissettiklerime terstir. Çünkü insan ya sever, ya sevmez. Fakat okuyucu sahici soruların soğuğunda üşütmüş aklını şal gibi örterek klişelerle oyalamak da suçların en ağırıdır bilirim bunu. Muhatabı yakıcı acıların üzerine soğuk kül gibi çöküveren basmakalıp ifadelerle kandırmak yüz kızartıcı bir suçtan başka birşey değildir elbet. Gerçek düşünüşün iniş çıkışlarını hoyratça silivermiş slogan ifadeler arasında dolaştırmak da utanç verici bir tembellikten başka birşey değildir.

***

Evet, mail atan genç kardeşimizin sorusuna verdiğim cevabı şimdilik saklı tutuyorum ama beni ittiği ürkütücü çaresizlik ise hala açıkta ruhumun üşümesine neden oluyor… Kolayca kotarılmış bir yazıdan, dizi dibinde ter dökülmemiş bir ifadeden, sözden, kelamdan, son noktası konulurken yazanını da şaşırtmamış bir denemeden ben de şüphe etmeye meyilliyim artık ne yapayım?!

Hem yazar dediğin kanamalı ki, kanatmalı değil mi ya? En azından içtenlikle yazılmış tanımsız acıların, ne kadar da soğuk olursa olsun bir yalnızlıkta demlendiğini anlamaya çalışmalı! Ne olursa olsun insan düşündüğü, inandığı gibi yaşamalı bu hayatı. Kim bilir çoğumuz böyle yaşayamadığımız için yüreklerimiz incir çekirdeğine dönüp daraldıkça kendi garına hapsolup kaldı… Kabul edilmiş duam, bahar yanım, benden önce o olan ve bütün vs…lerim canım sevgilim bu “yükü” bilinen sebeplerle daha fazla taşıyamadı ve gitti de diyebilirsiniz. Böylesi durumlarda insan, sığınacak bir şey bulamaz. Onun için kitaplara sığınıp teselli bulun veya Yüce Allah’a sığının. Gece yarılarında avuca dökülen gözyaşlarınıza sığının. Yaşadığınız hatıralara sığının benim gibi.. Boş verin!!! Kendi adınıza kaleme sarılıp söze bağlanırken “boş verin…” deyip ıskartaya çıkarılmak çok ağır bir yük olsa da siz yine de yaşadıklarınızın içtenliğine, yürek yaralarının acısına güvenerek hiç bir karşılık beklemeden sevmeye neden aramaya devam edin…
İşte hepsi bu…

Bir Cevap Yazın